Free Web Site - Free Web Space and Site Hosting - Web Hosting - Internet Store and Ecommerce Solution Provider - High Speed Internet
Search the Web
HAK YOL İSLAM

 

www.hakyolislam.5u.com

subglobal1 link | subglobal1 link | subglobal1 link | subglobal1 link | subglobal1 link | subglobal1 link | subglobal1 link
subglobal2 link | subglobal2 link | subglobal2 link | subglobal2 link | subglobal2 link | subglobal2 link | subglobal2 link
subglobal3 link | subglobal3 link | subglobal3 link | subglobal3 link | subglobal3 link | subglobal3 link | subglobal3 link
subglobal4 link | subglobal4 link | subglobal4 link | subglobal4 link | subglobal4 link | subglobal4 link | subglobal4 link
subglobal5 link | subglobal5 link | subglobal5 link | subglobal5 link | subglobal5 link | subglobal5 link | subglobal5 link
subglobal6 link | subglobal6 link | subglobal6 link | subglobal6 link | subglobal6 link | subglobal6 link | subglobal6 link
subglobal7 link | subglobal7 link | subglobal7 link | subglobal7 link | subglobal7 link | subglobal7 link | subglobal7 link
subglobal8 link | subglobal8 link | subglobal8 link | subglobal8 link | subglobal8 link | subglobal8 link | subglobal8 link

Dini Kıssalar

 

26-50 ARASI KISSALAR

 

CAMİ İNŞAATI  

Bir gün Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri, talebeleri ile oturmuş sohbet ediyordu. Bu sırada içeriye güzel yüzlü bir genç girdi. Hiçbir şey söylemeden oturdu. Orada bulunanlar, onu hiç tanımıyorlardı. Bir ara Emir Kilal Hazretleri ona bakıp;

-"Tamam oldu mu?" dedi. Gelen genç de;

-"Bir açıklık kalmıştı, o da tamamlandı." dedi. Gelen genç biraz oturup, gitmek üzere kalktı, bir şey söylemeden kapıya doğru yürüdü. Orada bulunanlardan bir kısmı, gencin yanına koşup, yakalayıp konuşmak istediler.

-"Sen kimsin? Gelince bir şey söylemedin ve giderken müsaade istemedin. Emir Kilal'e; "Bir yer kalmıştı, o da tamamlandı." dedin. Bu halin ne ve bu sözün manası nedir? Bunları bize açıkla ve kendini tanıt," dediler. Bunun üzerine genç;

-"Ben, Rum vilayetindenim ve Emir Kilal'in talebelerindenim. Bizim memleketimizde bir cami yapılıyordu ve bu cami inşası ile Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri ilgileniyordu. Bitince haber vermemizi emretti. Cami tamamlandı, ben de haber vermek üzere geldim." dedi. Bunları dinleyenler, çok şaşırıp;

-"Nasıl olur? Biz onun talebeleriyiz ve hocamız Rum diyarına gitmedi." dediler. Gelen genç; "Ben de onun talebesiyim, her gün arkasında namaz kılardım. Bizim memleketimizde çok talebesi ve tanıyıp seveni vardır." dedi.

-"Peki girince neden selam vermedin ve giderken neden izin istemedin?" dediklerinde;

-"Bunları kalben söyledim." dedi. Ayrılırken de;

-"Bizim karşımıza mühim bir iş çıktığı zaman, Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri gelir. Bizim memleketimizde, sizin burada olduğundan daha meşhur ve daha çok tanınıp sevilmiştir." dedi. Bunları dinleyen talebeleri, Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretlerinin tasavvuftaki derecesinin yüksekliğini ve tasarrufunun çokluğunu görüp, ona sevgi ve bağlılıkları kat kat arttı.

***

 

ÇOCUKKEN VERDİĞİ CEVAPLAR  

Bayezıd-i Bestami Hazretleri çocukken birgün cami avlusunda oynuyordu. Oradan geçmekte olan Şakik-i Belhi kendisini görüp;

-"Bu çocuk büyüyünce zamanın en büyük velisi olacak." buyurdu.

Yine bir gün hadis alimlerinden bir zat onu görünce çok hoşuna gitti. Zeka ve anlayışını ölçmek için sordu:

-"Güzel çocuk, namaz kılmasını güzelce biliyor musun?" Bayezıd-i Bestami de ona;

-"Evet. Allah dilerse becerebiliyorum." cevabını verince;

-"Nasıl?" diye sordu. Bayezıd-i Bestami de;

-"Buyur ya Rabbi! diyerek emrini yerine getirmek üzere tekbir alıyor, Kuran-ı Kerim'i tane tane okuyor, tazim ile rükuya varıyor, tevazu ile secde ediyor, vedalaşarak selam veriyorum." deyince, o zat hayran kaldı:

-"Ey sevgili ve zeki çocuk! Sende bu fazilet ve derin anlayış varken, insanların gelip başını okşamalarına niçin izin veriyorsun?" diye sordu. Bayezıd-i Bestami de;

-"Onlar beni değil, Allahü Tealanın beni süslediği o güzelliği meshediyodar. Bana ait olmayan bir şeyi dokunmalarına nasıl mani olabilirim?" cevabını verdi.

***


PEYGAMBERİMİZİN KARDEŞLERİ

Ebu Hüreyre radıyallahü anh şöyle anlatıyor:

Peygamber aleyhisselam kabristana gelip buyurdu:

- Selam sizlere ey müminler topluluğunun diyarı! Ve biz de, AIlah dilerse muhakkak size ulaşacağız. Kardeşlerimizi görmeyi arzu ediyorum.

- Ey Allah'ın Resulü, biz senin kardeşlerin değil miyiz? dediler.

Peygamber aleyhisselam:

- Siz arkadaşlarımsınız. Kardeşlerimiz ise henüz gelmemiş olanlardır. Bunun üzerine:

- Ey Allah'ın Resulü, ümmetinden henüz gelmemiş olan kimseyi nasıl bilir ve tanırsın? diye sordular. Peygamber aleyhisselam:

- Bilmiyormusun ki, siyah atlar arasında yüzleri ve ayakları beyaz olan bir atın sahibi kendi atını bilmez, tanımaz mı? buyurdu.

- Evet, Allah'ın Resulü, tanır. dediler. Peygamber aleyhisselam:

- Çünkü onlar abdest sebebiyle yüzleri, el ve ayakları bembeyaz,parlak olarak gelirler. Ve ben de onları Havzın kenarında beklerim. Dikkat ! Bazı kimseler benim Havzıma yaklaştırılmayacaktır. Haydi geliniz ! diye çağıracağım.

- Onlar senden sonra değiştirdiler, denilecektir. Ben de:

- Yazık onlara ! diyeceğim.

***


RESULULLAHA KlSAS

Abdurrahman bin Ebi Leyla radıyallahü anh şöyle anlatıyor:

Ensardan Useyd bin Hudayr şakacı bir kimse olduğu için insanlarla konuşur ve onları güldürürdü. Bu sebeple Peygamber aleyhisselam böğrüne bir ağaç parçası ile vurmuştu. Useyd radıyallahü anh :

-Ey Allah'ın Resulü sabır buyur da hakkımı alayım, dedi. Peygamber aleyhisselam :

- Kısas hakkını yerine getir, benim ona yaptığım gibi sen de bana yap, dedi. Useyd bin Hudayr:

- Fakat senin üzerinde gömlek var, benim üzerimde yoktu, sen vururken, dedi. Peygamber aleyhisselam Useyd radıyallahü anh'ın kendisinin çıplak böğrüne vurması için gömleğini kaldırdı. Allah'ın Resulü gömleğini kaldırır kaldırmaz da, Useyd radıyallahü anh hemen Peygamber aleyhisselamın mübarek vücudunu öpmeye, yüzünü, ona sürmeye başladı ve :

- Ey Allah'ın Resulü, maksadım yalnızca bu idi! dedi.

***


SEVGi KiMDEN?

Alaüddin Attar (k.s.) Hazretleri anlatır:

"Şah Nakşibend Hazretleri beni kabul edince, onu o kadar sevdim ki, sohbetlerinden ayrılamayacak hale geldim. Bir gün Şah Hazretleri bir yere gitmek üzere bizden ayrılmışlardı. Onun ayrılığına tahammül edemedim. Cenabı Hakka iltica ederek:

- Allahım bize Cenab-ı Bahaüddini yetiştir diye dua ettim. Bunun üzerine Şah Nakşıbend Hazretleri geri geldiler. Bu halde iken, bana dönüp, şöyle sual ettiler:

-"Siz mi beni seviyorsunuz, yoksa ben mi sizi seviyorum?" .Ben dedim ki:

- "Sizin bizim gibi çaresizleri sevmenize bir sebep ve ihtiyaç yoktur. Biz size kusurlu muhabbet ediyoruz, siz de merhameten bize iltifat buyuruyorsunuz." diyerek cevap verdim. Bunun üzerine;

-"Bir müddet bekleyin, işin hakikatini anlarsınız." buyurdu. Bir müddet sonra Şah Hazretlerine karşı kalbimde muhabbetten eser kalmadı. O zaman Şah Hazretleri;

-"Gördün mü, sevgi bizden miymiş, yoksa sizden mi?" buyurdu. Ve şu beyti okudu:

canibi ma'şuktan olmazsa muhabbet aşıka

Sa'y-i aşık aşıkı maşuka ısal eylemez

Manası: Eğer mürşidden olmazsa muhabbet aşıka, Aşığın uğraşması insanı mürşide kavuşturamaz.

***


RIZKI ALLAH VERİR

Büyüklerden Hatemül Esam Hazretleri, bir yolculuğa çıkacaktı.Ailesine:

- Ben sefere çıkacağım... Sana ne kadar yiyecek bırakayım, dedi.

Hanımı da hakiki mütevekkillerdendi. Kocasına:

- Yaşayacağım zamana yetecek kadar rızık isterim, diye cevap verdi.

Hatemül Esam Hazretleri:

- Ben senin ne kadar yaşayacağını nereden bilebilirim, deyince de, hanımı:

- Öyleyse rızkımı ne kadar yaşayacağımı bilene havale et ! Yani Allah'a bırak demek istedi. Bunun üzerine Hatem'ül Esam hazretleri, bir şey demeden sefere çıkıp gitti.

Bu hali duyan bazı kadınlar, büyük velinin hanımına:

- Kocan ne kadar yiyecek bıraktı? diye sormaya başladılar. Mübarek kadın onlara şu cevabı verdi:

- Benim kocam rızık vermez, rızık yer... Çünkü rızkı ancak Allah (c.c.) Hazretleri verebilir, insanlar bir müktesip sebeptir.

***

 

SEMA

Şeyh Seyfüddin Arif (k.s.) Hazretlerinin müridlerinden birisi bir gün, bir sema meclisine tesadüf eder. Sema sesi kulağına erişince kendisini tutamayarak o meclise oturur. Semanın telsiri hasıl olmaya başlayınca da bağırıp çağırmamak için çok gayret sarfeder ve bunda bir müddet muvaffak olur. Ancak bu hususa yüreği daha fazla dayanamayarak çatlar ve orada irtihal eder. Bu haber Hazret-i Şeyh ' e vasıl olduğunda:

-" Sema, dertlileri helak eder. işte bu sebeple din uleması semaya cevaz vermemişlerdir." buyururlar.

***


PEYGAMBERİMİZİN VEFATI


Hz. Ebû Bekir'in, Peygamber efendimizin vefâtından sonra da çok büyük hizmetleri oldu. Zîrâ Peygamber efendimiz vefât edince, Eshâb-ı kirâmın aklı başından gitti. Mescidde ağlaşmaya başladılar. Hiç kimsenin inanası gelmiyordu.

Hele Hz. Ömer tamamen kendinden geçmiş bir hâlde idi. Peygamber efendimizin mübârek yüzüne bakıp diyordu ki:

- Resûlullah bayılmış, fakat baygınlığı çok ağır.

Ölüm sözünü ağzına almadığı gibi, kimsenin de söylemesini istemiyordu. Dışarı çıkıp dedi ki:

- Kim “Resûlullah öldü” derse, kılıcımla boynunu vururum!

Hz. Ebû Bekir ile Hz. Abbâs'ın Eshâb-ı kirâm arasında bir ağırlığı vardı. Eshâb-ı kirâmı ancak bunlar teskin edebilirdi. Bunun için beraber mescide gittiler. Hz. Ebû Bekir buyurdu ki:
- Ey insanlar! Resûlullahın, “Ben vefât etmiyeceğim” dediğini içinizde duyan var mı?

- Hayır, böyle bir söz duymadık.

Sonra Hz. Ömer'e dönüp sordu:

- Yâ Ömer, bu husûsta sen birşey duydun mu?

- Hayır duymadım.

Sonra Eshâb-ı kirâma dönüp buyurdu ki:

- Hiç kimse, Resûlullahın vefât etmiyeceğini söyliyemez. Cenâb-ı Hakka yemîn ederim ki, Resûlullah ölümü tatmış bulunmaktadır. Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde, “Muhakkak, sen de öleceksin, onlar da ölecektir” buyurmaktadır. Resûlullah, İslâmiyetin bütün hükümleri tamamlandıktan sonra, aramızdan ayrıldı. Artık kendimize gelip, defin işlerini tamamlayalım.

Sonra, Hz. Abbâs da buna benzer konuşmalar yaptı. Böylece Eshâb-ı kirâmın aklı başlarına geldi.

***


KUTBÜ ALEM  

Talebelerinden biri, Ebu'I-Hasen Harkani (k.s.) Hazretlerinden;

-"Lübnan Dağına gidip Kutb-i alemi görmek için bana izin ver."

diye ricada bulundu. Ebu'l-Hasen Harkani (k.s.) Hazretleri izin verince, o talebe Lübnan dağına vardı. Orada, yüzleri kıbleye dönmüş halde oturan bir cemaat gördü. Önlerinde bir cenaze duruyordu. Fakat cenaze namazını kılmıyorlardı. Talebe dayanamıyarak;

-“Niçin cenazenin namazını kılmıyorsunuz?" diye sordu. Oradakiler;

-“ Kutb-i alemin gelmesi lazımdır. Kutb-i alem buraya her gün beş kere gelir ve imamlık yapar.” diye cevap verdiler. Talebe bunu duyunca çok sevindi ve beklemeye başladı. Bir süre sonra herkes ayağa kalktı. Kendi hocası Ebu'I-Hasen Harkani (k.s.) Hazretleri'nin geldiğini gördü. Bu durum onu dehşete düşürdü ve kendinden geçti. Tekrar kendine geldiğinde, namaz kılınmış ve cenaze defnedilmişti. Kutb-i alem de gitmişti. Talebe orada bulunanlara;

-“ Kutb-i alem tekrar ne zaman gelir?” diye sorunca;

-“Önümüzdeki namaz vakti.” diye cevap verdiler. Talebe onlara;

-"Ben onun talebesiyim. Ona karşı şöyle şöyle demiştim. Uzun süreden beri yollardayım. Ona durumumu arzedin de, beni beraberinde Harkan'a geri götürsün.” diye yalvardı. Ebu'I-Hasen Harkani (k.s.) Hazretleri, tekrar namaz kıldırmak için oraya geldiklerinde, talebe elini ona doğru uzattı ve tekrar bayıldı. Ayıldığı vakit, Rey şehrinin çarşısındaydı.Harkan'a hocasının yanına gidince, Ebu'I-Hasen Harkani (k.s.) Hazret­leri ona;

-“Gördüklerini kimseye anlatma. Çünkü, Allahü Teala'dan bu dünyada beni halktan gizlemesini ve bir tane arif ve büyük bir zat hariç, hiçbir kimsenin görmemesini istedim. Öyle de oldu. O zat da Bayezid'-i Bestami'dir.” buyurdu.

***

 

ORUÇLUYUM

Selman-ı Farisi (r.a) Hazretleri bir gün Ebu'd-Derda Hazretlerinin evine gitti. Ebu'd Derda Hazretlerini sordu. "Uyuyor" dediler. "Nesi var ?" deyince:

- Onun adetidir. Cuma geceleri ibadet eder, gündüzleri de oruç tutar, dediler. Selman-ı Farisi (r.a) Hazretleri yemek hazırlamalarını istedi. Yemek hazırlanınca Ebu'd-Derda Hazretlerini uyandırdı.

- Hadi bakalım yemeğe, dedi. O ise:

- Ben oruçluyum yiyemem, dedi.

Selman-ı Farisi (r.a) Hazretleri ise ona ısrarla yedirdi. Sonra kalkıp birlikte Resülüllah Efendimizin yanına gittiler. Meseleyi olduğu gibi anlattılar. Resülüllah Efendimiz:

-”Uveymir Selman, bu işte senden daha bilgili” dedi. Ve bu sözü üç defa tekrar ettikten sonra:

-“ Geceler arasında sadece Cuma gecesini ibadete tahsis etme. Günler içinde de sadece cuma gününü oruca ayırma” buyurdular.

***

 

KABEDE NAMAZ KlLALlM  

Bir gün Resulüllah efendimiz, yeni müslüman olanlardan bir kaçı ile Erkam bin Erkam'ın (r.a.) Safa tepesindeki evinde oturuyorlardı. Başta Hazret-i Ebu Bekir (r.a.) Efendimiz olmak üzere, hepsi, bu yeni dinin müşriklere açıklanmasını arzuladıklarını bildirdiler. Fakat henüz "açıkça tebliğ et" emri verilmemişti. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de:

-Ya Eba Bekr ! Bizim sayımız henüz az. Bu işe yetmeyiz" buyurdu ise de, Hazret-i Ebu Bekir (r.a.)'in ve arkadaşlarının arzularının çokluğundan onları kıramadı.

Hemen Mescid-i Haram'ın bir tarafına topluca oturdular. O sırada müşrikler de orada toplu halde bulunuyorlardı. Hazret-i Ebu Bekir (r.a.) Efendimiz ayağa kalktı. Putlardan yüz çevirip, Allahü Tealaya ve O'nun Peygamberi Muhammed aleyhisselama inanmanın lazım olduğunu anlatmaya başladı. Müşrikler hep birden Hazret-i Ebu Bekir (r.a.)'e ve arkadaşlarına saldırdılar. Yumruk ve tekmelerle ortalığı alt üst ettiler. Hazret-i Ebu Bekir (r.a.) Efendimizi fena halde tartaklayıp dövdüler. Utbe bin Rebia, demirli ayakkabılarıyla Hazret-i Ebu Bekir (r.a.)'in yüzünü gözünü kanlar içinde bıraktı, bilinmez hale getirdi. Beni Temim kabilesine mensup kişiler yetişip ayırmasaydılar öldürünceye kadar dövmeye devam edeceklerdi. Kabilesinden olan kişiler Hazret-i Ebu Bekir (r.a.) Efendimiz'i bir çarşafın içine koyarak evine götürdüler. Hemen geri dönüp Kalbeye geldiler:

-   Eğer Ebu Kuhafe'nin oğlu ölecek olursa, yemin olsun ki, biz de Utbe'yi gebertiriz!" dediler ve hemen Hazret-i Ebu Bekir (r.a.) Efendimizlin yanına gittiler.

Hazret-i Ebu Bekir (r.a.) Efendimiz, uzun bir süre kendine gelemedi.Babası ve Beni Temim'liler, O'nu ayıltmak için çok uğraştılar. Ancak akşama doğru kendine gelebildi. Gözlerini açar açmaz, kısık bir sesle:

- Resulullah ne yapıyor? O, ne haldedir? Ona da dil uzatmışlar, hakaret etmişlerdi" diye sormuştu. Annesi'Ümmül-Hayr'a dediler ki:

- Sor bakalım, birşey yer veya içer mi? Hazret-i Ebu Bekir (r.a.) Efendimiz'in yemeğe ve içmeğe ne isteği vardı, ne de bir gücü! Ev, tenhalaşınca annesi ona:

- Ne yersin, ne içersin?" diye sordu. Hazret-i Ebu Bekir (r.a.) Efendimiz gözlerini açtı ve :

- Resulullah ne haldedir, ne yapıyor?" dedi. Annesi,

- Vallahi arkadaşın hakkında hiçbir bilgim yok!" dedi. Hazret-i Ebu Bekir (r.a.):

- Hattab'ın kızı Ümmü Cemil'e git, Resulullah'ı ondan sor!" dedi.

Annesi Ümmül-Hayr, kalkıp Ümmü Cemil'in yanına gitti ve:

- Oğlum, senden Abdullah'ın oğlu Muhammed'i (s.a.v.) soruyor.

Acaba ne haldedir?", Ümmü Cemil de:

- Benim ne Muhammed (s.a.v.), ne de senin oğlun hakkında bir bilgim var! istersen seninle birlikte gidelim?" dedi. Ümmül- Hayr, "Olur" deyince, kalktılar. Hazret-i Ebu Bekir (r.a.) Efendimiz'in yanına geldiler. Ümmü Cemil, Hazret-i Ebu Bekir (r.a.) Efendimiz'i böyle perişan bir vaziyette, yarabere içinde görünce, kendisini tutamıyarak çığlık kopardı ve:

- Sana bunu yapan bir kavim, muhakkak azgın ve taşkındır. AlIah'tan dileğim, onlardan öcünü almasıdır" dedi. Hazret-i Ebu Bekir (r.a.) Efendimiz, Ümmü Cemille:

- Resulullah ne yapıyor, ne haldedir?" diye sordu. Ümmü Cemil,

Ona:

- Burada annen var, söylediğimi işitir" dedi. Hazret-i Ebu Bekir (r.a.) Efendimiz de:

- Ondan sana bir zarar gelmez, sırrını yaymaz" deyince. Ümmü

Cemil:

- Hayattadır, hali iyidir" dedi. Tekrar:

- Şimdi o nerededir?" diye sordu. Ümmü Cemıl:

- Erkam'ın evindedir" dedi. Hazret-i Ebu Bekir (r.a.) Efendimiz:

- Vallahi, Resuluılahı gidip görmedikçe, ne yemek yerim, ne de bir şey içerim!" dedi. Annesi:

- Sen, şimdi biraz bekle, herkes uykuya dalsın! dedi. Herkes uyuyup, ortalık tenhalaşınca, Hazret-i Ebu Bekr, annesine ve Ümmü CemIIle dayanarak, yavaş yavaş Resulullah'ın yanına vardı. Sarılıp öptü. Müslüman kardeşleriyle kucaklaştı. Hazret-i Ebu Bekir (r.a.)'in bu hali, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'i çok üzdü. Hazret-i Ebu Bekir (r.a.) Efendi­mız:

-ya Resulullah! Babam, anam sana feda olsun! O azgın adamın, yüzümü gözümü yerlere sürtüp, beni bilinmez hale getirmesinden başka bir üzüntüm yok! Bu yanımdaki de, beni dünyaya getiren annem Selma'dır. Onun hakkında dua buyurmanızı istirham ediyorum. Umulur ki, Allahü Teala, Onu senin hürmetine Cehennem ateşinden kurtarır" dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz, Selma'nın müslüman olması için Allahü Tealaya yalvardı. Resulullah'ın (s.a.v.) duası kabul olunmuş, annesi de hidayete kavuşup müslümanlığı kabul etmişti.

***


ÖĞLE VAKTİ

Alaeddin Attar Hazretleri anlattı:

- Bulutlu bir günde, Muhammed Bahaüddin Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretlerinin yanındaydım. Bana sordu:

- Öğlen vakti geldi.

Dedimki:

- Henüz gelmedi.

Bunun üzerine bana:

- Başını kaldırıp bak, dedi.

Başımı kaldırıp göğe baktığım zaman, arada hiç bir perde görmedim.Melekler öğlen namazını kılıyorlardı.Bundan sonra tekrar sordu:

- Ne diyorsun, öğlen vati gelmiş mi?

Utandım, önceki sözümden ötürü bağışlanmamı diledim. Özümde de büyük bir ağırlık duydum.

***


ZÜNNARI KES  

Hace Abdülhalik Gucdüvani (k.s.) Hazretleri bir aşura gününde bir kaç müridi ile sohbet ederlerken, zahid suretinde birisi yani; arkasında hırka, omuzunda seccade olarak kapıdan girip meclise oturdu. Hace Abdülhalik Gucdüvani (k.s.) Hazretleri arasıra ona bakıyordu. O adam bir müddet sonra kalkıp Hz. Şeyhe dönerek;

-"Resülüllah (s.a.v) Mü'minin firasetinden sakının, çünki o Allah'ın nuru ile bakar, buyurmuşlardır. Bu hadis-i şerifin sırrı nedir?" diye sual eder. Hazreti Şeyh de:

-"Sırrı budur ki, zünnarı kesip şeref-i islam ile müşerref olasın" buyurur. O kimse ise "euzü billah ben de zünnar bulunmaz" der. Hace Abdülhalik Gucdüvani (k.s.) Hazretleri oradakilerden birine o adamın hırkasını çıkarmasını işaret buyurur. Hırkayı çıkardıklarında belindeki zünnar da açığa çıkar. Bunun üzerine o adam hemen tevbe eder ve Din-i Mübin-i İslam-ı kabul ederek Şeyh Hazretlerinin müridlerinin içine dahil olur.

***


KABEYİ GÖRÜYORDU  

Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri bir gün sohbet ederken, kendisini bir hal kapladı. Bu sırada hac yapanların hallerini, nerede ve ne yapmakta olduklarını gördüğünü söyleyerek,anlatmaya başladı. Meclisinde bulunanlardan biri:

-" Kabe'yi nasıl görüp de anlatıyor? Kabe buraya çok uzakdır." Diye düşündü. Biraz sonra Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri, böyle düşünen kimsenin yanına yaklaşıp, elinden tuttu ve;

-"Gözlerini yum, başını kaldır, bak ne göreceksin." buyurdu. O da söylediği gibi yaptı. Birden gözüne Kabe ve tavaf edenler göründü. Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretlerini de tavaf edenler arasında gördü. Bunun üzerine adam hayretler içinde kalıp, Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri'nin ayaklarına kapandı, yanlış düşüncelerden dolayı af diledi. Bundan sonra Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri;

-"Ey cahil kişi, bir kimse kendisinde bir şey olmazsa, başkasında da yok zanneder. Gönül aynası açılmadıkça da hiç bir şeyi göremez, idrak edemez." dedi. O kimse tövbe edip, salih ve makbul kimselerden oldu.

***


HIRSIZLIK

Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretleri'ni , müridlerinden biri Buhara'ya davet etmişti. Bu sebebten orada bulunuyordu.Akşam ezanı vaktiydi. Mevla Necmeddin Daderk'e şöyle dedi:

- Sana her ne emir verirsem yerine getirir misin?

- Evet..

- Sana hırsızlık etmeni emretsem, bunu da yapar mısın?

- Hayır, olmaz.

- Niçin olmaz?

- Allah hakkını tevbe karşılar ama, bunu karşılamaz. Çünkü bunda kul hakkı vardır. Bunun üzerine Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretleri :

- Mademki, bizim emrimizi yerine getirmiyorsun; bizimle sohbet etme, dedi.

Mevla Necmeddin Daderk, öyle bir bağırış bağırdı ki, bunca genişliğine rağmen o yer ona dar geldi. Tevbe etti, bir daha emrine karşı gelmeyeceğine dair söz verdi. Oradakiler de onun haline acıdılar; aracı oldular:

- Bunu bağışla, diye yalvardılar.

Ve Muhammed Bahdüddin Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretleri onu affetti.Sonra Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretleri bulunduğu yerden çıktı; hizmetinde Mevlana Necmeddin ve müridlerinden bir gurup vardı. Semerkand Kapısı tarafında bir yere gittiler. Orada Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretleri bir evi gösterip şöyle dedi:

- Bunun bir duvarını delin, içeri girin. Falan yerde bir kase dolusu para bulacaksınız, onu getirin. Dediğini yaptılar. Sonra da orada bulunan bir zaviyeye gittiler, oturdular. Aradan bir saat geçtikten sonra, köpek havlaması duyuldu.Bunun üzerine Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretleri Mevldna Daderk'i müridlerinden bir kaç kişi ile o eve yolladı.Bunlar o eve girdikleri zaman gördüler ki, hırsızlar bir başka duvarı delmişler, içeri girmişler. Fakat alacak bir şey bulamamışlar. Aralarında da şöyle konuşuyorlar:

- Bizden önce buraya başka hırsızlar girmişler; içindekini almışlar. Şah Nakşıbend (k.s.) Hazrerleri'nin müridleri bu işe hayret ettiler.O evin sahibi, yazlık bahçesinde kalıyordu. Sabah olunca, Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretleri o evin sahibine evden alınanları bir müridi ile yolladı. Ve şöyle demesini istedi:

- Dervişler, senin evine uğradılar; durumu anladılar. Bu eşyanı kurtardılar; hırsızların alıp gitmesini önlediler.Bundan sonra Mevlana Necmeddin Daderk'in yüzüne baktı, şöyle dedi:

- Eğer emri derhal yerine getireceğini söyleseydin, büyük bir hikmete sahip olacaktın.

***



 

İSTANBUL'UN MANEVİ FATİHİ

Ubeydullah Ahrar (k.s.) Hazretlerinin torunu Hace Muhammed Kasım'dan şöyle naklediimiştir: "Ubeydullah Ahrar (k.s.) Hazretleri, birgün öğleden sonra, aniden atının hazırlanmasını istedi. Atı hazırlanınca, binip Semerkand'dan süratle çıktı. Talebelerinden bir kısmı da ona tabi olup, takib ettiler. Biraz yol aldıktan sonra Semerkand'ın dışında bir yerde talebelerine; "Siz burada durunuz!" buyurdu. Sonra atını Abbas Sahrası denilen Sahra'ya doğru sürdü. Talebeleri arasında Mevlana Şeyh adıyla tanınmış bir talebesi, bir müddet daha peşinden gidip takib etmişti. Bu talebesi şöyle anlattı:

-"Hace Ubeydullah Ahrar (k.s.) Hazretleri ile sahraya vardığımızda, atını sağa sola sürmeye başladı. Sonra birden bire gözden kayboldu."

Hace Ubeydullah Ahrar (k.s.) Hazretleri daha sonra evine döndüğünde, talebeleri nereye ve niçin gittiğini sorduklarında;

-"Türk Sultanı Sultan Mehmed Han (Fatih), kafirlerle harbediyordu. Benden yardım istedi. Ona yardım etmeye gittim. Allahü Teala'nın izniyle galib geldi. Zafer kazanıldı." buyurdu.

Bu Hadiseyi nakleden ve Ubeydullah Ahrar (k.s.) Hazretlerinin torunu olan Hace Muhammed Kasım, babası Hace Abdülhadi'nin şöyle anlattığını nakletmiştir:

-"Bilad-ı Rum'a (Anadolu'ya) gittiğimde, Sultan Muhammed Fatih Han'ın oğlu Sultan Bayezıd Han, bana babam Ubeydullah Ahrar (k.s.) Hazretlerinin şeklini ve şemalini tarif etti ve;

-"O zatın beyaz bir atı var mıydı?" diye sordu. Ben de tarif ettiğin bu zatın, babam Hace Ubeydullah Ahrar (k.s.) Hazretleri olduğunu ve beyaz bir atının olup, bazan ona bindiğini söyledim. Bunun üzerine Sultan Bayezıd Han, bana şöyle anlattı:

-"Babam Sultan Muhammed Fatih Han bana şunları dedi: "İstanbul'u fethetmek üzere savaştığım sırada, harbin en şiddetli bir anında, Şeyh Hace Ubeydullah Ahrar (k.s.) Semerkandi'nin imdadıma yetişmesini istedim. Şekil ve şemalini tarif ederek şu vasıfta ve şu şekilde ve beyaz bir at üzerinde bir zat yanıma geldi;

-"Korkma!" buyurdu. Ben de;

-"Nasıl endişelenmiyeyim, küffar çok." dedim. Ben böyle söyleyince,elbisesinin yeninden bakmamı söyledi. Baktım, büyük bir ordu gördüm.

-"işte bu ordu ile sana yardıma geldim. Şimdi sen falan tepenin üzerine çık, üç defa kös vur ve orduna hücum emri ver." buyurdu. Emirlerini aynen yerine getirdim. O da bana gösterdiği ordusuyla hücuma geçti. böylece düşman hezimete uğradı. İstanbul'un fetih işi gerçekleşti."

(Bu hadise Tacü't-tevarih isimli meşhur tarih kitabında da mevcuttur)

***


TEVHİD HATMİ

Şemsüddin Habibullah Mirza Can-ı Canan (k.s.) Hazretleri, büyük günah işlemiş bir kadının kabri yanına oturmuştu. Kabre teveccüh eyledi.

-" Şu mezarda Cehennem ateşi var. Kadının imanlı olmasında şüphe ediyorum. Ruhuna hatm-i tehlil, yetmiş bin Kelime-i Tevhid sevabı bağışlayacağım. İmanı varsa affolur. " buyurdu. Hatm-i tehlilin sevabını bağışladıktan sonra;

- " Elhamdülillah, imanı varmış. Kelime-i tayyibe, tesirini gösterip azabdan kurtuldu! " ; buyurdu. Hadis-i şerifte;

- " Bir kimse, kendisi için veya başkası için yetmiş bin aded kelime-i tevhid okursa günahları affolur. " buyurulur.

***


GÜNAHLARA KEFFARET

Abdullah radıyallahü anh anlatıyor:

Allah'ın Resulünün huzuruna girdim. Çok ızdıraplı bir hali vardı.Dedim ki:

- Ey Allah'ın Resulü! Sıtma hastalığın çok şiddetli. Peygamber aleyhisselam:

- Evet ben hastalandığım vakit duyduğum ızdırap iki kat olup sizden iki kişinin duyduğu ızdırap derecesindedir, buyurdular. Dedim ki: .

- Bu, belki sana iki kat ecir sağlamak için öyledir.Bunun üzerine buyurdular ki:

- Evet, söylediğin gibidir. Belaya uğrayan, bir diken ve bundan fazla bir şey kendisine isabet eden bir müslüman yoktur ki bu sebepten dolayı ağaç yapraklarının döküldüğü gibi, Allahü Teala onun günahlarını bağışlamasın .

***


KELİME-İ ŞEHADETİN AĞIRLIĞI

Abdullah bin Amr radıyallahü anh Peygamber aleyhisselamın şöyle buyurduğunu anlatıyor :

Muhakkak ki Allahü Teala, ümmetim içerisinden bir adamı Kıyamet gününde bütün halkın huzurunda kurtaracaktır. O kimsenin önüne doksan adet amel sahifesi serecektir ki, onun her sahifesi gözün görebildiği kadar uzun olacaktır. Allah bu adama:

- Bunlardan inkar ettiğin bir şey var mı? Amelleri kaydeden katiplerim haksızlık etti mi? diye soracaklır. Adam:

- Hayır, haksızlık etmediler, ey Rabbim diyecektir. Allahü Teala:

-Bunlar için söyleyeceğin bir özrün var mı? der. Adam:

- Hayır, bir özrüm yok, ey Rabbim, diyecektir. Allahü Teala:

-Evet, bunlardan hepsi doğru, ancak senin bizim nezdimizde bir iyi amelin vardır. Bugün sana asla haksızlık yapılmayacaktır, buyuracaktır. Bunun üzerine içerisinde “Eşhedü ella ilahe illaIlah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve rasülühü Allah'tan başka ilah olmadığına şahadet ederim; Muhammed'in de Allah'ın kulu ve Resülü olduğuna şahadet ederim” diye yazılı olan bir tezkere çıkarılacak ve Allahü Teala kendisine:

- Amellerin tartılmasına hazır ol! diyecektir. Adam:

- Ey Rabbim, bu kadar sahifeler yanında bu tezkere ne kıymet ifade eder ki? diye soracaktır. Allahü Teala:

- Sana katiyetle haksızlık edilmeyecektir, diye cevap verecektir. Sonra o tezkere terazinin bir kefesine, sahifeler de diğer kafesine konulacak ve neticede sahifeler hafif, tezkere ise ağır gelecektir. Zira Allah'ın ismi ile tartılan hiç bir şey, O'nun isminden daha ağır gelemez!

***

 

MÜSAFİRE İKRAM

Muhammed Bahaüddin Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretleri çoğunlukla oruç tutardı. Ancak, kendisine bir müsafir geldiği zaman; yanında ona ikram edecek bir şey varsa, onunla oturur yerdi. Gizlice müridine de şöyle derdi:

- Ashab-ı kiram, bir yerde buluştukları zaman, bir şey tatmadan oradan ayrılmazlardı. (Radıyallahü anhüm)

Ebul Hasen Harkanı, Usul-ü tarikat Vusul-ü Hakikat kitabında buyurdular:

- Masıyet sayılmayan işlerde din kardeşlerine uyar davranmak faziletlidir. Sevab itibarı ile de, nafile oruçtan az sevab işlenmiş olmaz. Kaldı ki: Nafile oruçta esas olan gizli kalmasıdır.

***

 

BİTMEYEN EKMEK  

Bir gün Ebu Said, Ebu'I-Hasen Harkani (k.s.) Hazretlerinin yanına büyük bir kalabalıkla ziyaret için gelmişti.Hizmetçi kadın, arpadan yapılmış bir kaç adet ekmeği, bir sepet içinde Ebu'l-Hasen Harkani (k.s.) Hazretleri'nin yanına getirdi. Ebu'I-Hasen Harkani (k.s.) Hazretleri o kadına;

-“Şu ekmeklerin üzerine bir örtü ört ve oradan istediğin kadar ekmek çıkar.” diye tenbih etti. Kadın denileni yaptı ve kalabalık bir halk topluluğuna, durmadan örtünün altından ekmek çıkardı.Fakat ekmekler bitmiyordu.Bir süre sonra kadın örtüyü kaldırınca, sepetin içinde hiçbir şey kalmadığı görüldü. Bunun üzerine Ebu'I-Hasen Harkani (k.s.) Hazretleri;

-“Şayet örtüyü kaldırmasaydın, kıyamete kadar bunun altından ekmek çıkarıp duracaklardı.” buyurdu.

***


ALLAH'IN SEVDİKLERİ VE BUĞZETTİKLERİ

Ebu Zer radıyallahü anh, Peygamber aleyhisselamın şöyle buyurduğunu anlatıyor:

­ Allahü Teala üç kişiyi sever, üç kişiye de buğz eder. Allah'ın kendilerini sevdiği üç kişi şunlardır:

1 - O kimse ki, bir adam bir kavme gelip, onlardan kendisi ile onlar arasında bulunan bir yakınlığa dayanarak değil, Allah rızası için bir şey istemiş, fakat bu kavim o istediğini vermemiştir. Ancak bu kavim içerisinden bir adam, diğerlerinin gerisinde kalıp isteyen kimseye, Allah'tan ve veren kimseden başka hiç bir kişinin bilemeyeceği bir şekilde, gizli olarak bunu vermiştir.

2 - Bir topluluk yolculuk sırasında gece olduğu vakit, yolculuklarına devam etmişler, uyku kendilerine, karşılığındaki her şeyden daha sevgili olunca, hepsi başını yere koyup uyudukları halde, içlerinden birisi kalkmış ve ona olan sevgisini hissederek Allah'ın ayetlerini okumuş, ibadet etmiştir.

3 - O kimse ki, bir askeri müfrezede bulunmaktadır. Düşmanla karşı karşıya kalmıştır. İçinde bulunduğu müfreze hezimete uğradığı halde, bu kimse tek başına şehid veya gazi oluncaya kadar düşmana taarruz etmiştir.

Allahü Teala 'nın kendilerine buğz ettiği üç kişi de şunlardır:

1 - Zina eden ihtiyar.

2 - Kibir sahibi fakir.

3 - Zulüm yapan zengin.

***


HZ. ALİ VE HZ. MUAVİYE  

Muhammed Haşim-i Kişm naklediyor: "Seyyidlerden bir genç, medresede talebe idi. Onunla arkadaşlık ederdik. Birgün ağlayarak yanıma geldi ve başından geçen bir hadiseyi anlattı. İmam-ı Rabbani Hazretlerinin (k.s.) büyük bir kerametini görmüştü. Dedi ki; "Hazreti AIi'ye karşı savaşanları, hele Hazreti Muaviye'yi sevmezdim. Bir gece senin üstadın İmam-ı Rabbani (k.s.) Hazretleri'nin “ Mektubat"ını okuyordum. Okuduğum yerde; "İmam Enes bin Malik şöyle buyuruyordu:

- "Hazreti Muavi­ye'yi, sevmemek onu kötülemek, Hazret-i Ebu Bekr'i ve Hazret-i Ömer'i sevmemek bunları kötülemek gibidir. Ona söğene, bunlara söğene verilen cezayı vermek lazımdır” yazılı idi. Bunu okuyunca, canım sıkıldı ve yerinde olmayan bir yazıyı buraya yazmış dedim. "Mektubat"ı yere attım. Yatağıma uzandım, uyudum. Rü'yamda gördüm ki; senin o büyük üstadın öfkeli ve kızgın bir halde yanıma geldi. iki mübarek elleri ile kulaklarımı çekti ve;

-"Ey cahil çocukl Sen bizim yazdığımızı beğenmiyorsun ve kitabımızı fırlatıp, yere atıyorsun. Benim yazımı okuyunca şaştın ve inanmadın. Ama gel, seni bir zata götüreyim de gör! Resulullah'ın (s.a.v.) eshabını sevmediğin için, aldandığını ondan işit! buyurdu. Beni çekerek, bir bahçeye götürdü. Beni bahçenin kapısında bırakıp kendisi yalnızca ilerledi. Uzakta görünen büyük bir odaya doğru yürüdü. Orada nur yüzlü, büyük bir zatın oturmakta olduğunu gördüm. Çekinerek ve saygı ile o zata selam verdi. Önünde diz çöküp oturdu. Ona birşeyler söylüyor, beni gösteriyordu.

Uzaktan bana bakışlarından benden bahsettiği anlaşılıyordu. Biraz sonra senin o yüksek üstadın İmam-ı Rabbani (k.s.) Hazretleri kalktı, beni çağırdı.

- “ Bu oturan zat, Hazret-i Ali (r.a.) dır. iyi dinle! Bak ne buyuruyor" dedi. Yanlarına gidip, selam verdim. Hazreti Ali “ Sakın, sakın! Resulullah'ın (s.a.v.) eshabına karşı, kalbinde bir dargınlık bulundurma! O büyüklerden hiç birini, asla kötüleme. Aramızda muharebe şeklinde görünen işlerimizin, hangi iyi niyetlerle yapıldığını, biz ve o kardeşlerimiz biliriz!" dedi.” Bu Ahmed Faruk'un yazılarına da sakın karşı gelme!" buyurdu. Bu nasihatı dinledikten sonra, kalbimi yokladım. Bu husustaki tereddüdün ve soğukluğun kalbimden çıkmadığını gördüm. Bu halimi hemen anladı. Öfkelendi. İmamı Rabbani Hazretlerine bakarak; “ Bunun gönlü daha temizlenmedi. Suratına bir tokat indir!" dedi. Şeyh hazretleri, yüzüme kuvvetli bir tokat indirdi. Tokatı yiyince, kendi kendime dedim ki: " Bunu sevdiğim için onlara düşmanlık etmiştirn.' Halbuki kendisi onlara düşmanlığımdan bu kadar çok incinmektedir. Bu halden vazgeçmeliyim!" dedim. Kalbimi yokladım. Düşmanlık, kırgınlık kalmamış, tertemiz olmuştu. O anda uyandım. Halen de kalbim o kinlerden temizlenmiştir. O rüyanın, o sözlerin tadı, beni bambaşka bir hale sokmuştu.

Kalbimde Allah'tan başka hiçbir şeyin sevgisi kalmadı. Senin yüksek hocan İmam-ı Rabbani (k. s.) Hazretleri'ne ve onun yazdıklarındaki ma'rifete inancım iyice arttı."

***


BEKÇİNİN SOPASINI İADE ETTİ

Bayezid-i Bestami (k.s.) Hazretleri, kabristanda çok dolaşırdı, Bir gece yine kabristanda gezerken, gece bekçisi elindeki sopayla ona vurdu. Bayezid-i Bestami (k.s.) Hazretleri,

-"La havle vela kuvvete illa billahil aliyyil azim." dedi. Bekçi birkaç kere daha vurunca sopa kırıldı. Bayezid hazretleri eve dönünce talebelerine sopanın fiyatını sordu. O kadar parayı bir keseye koyarak, bir mikdar da tatlı ile beraber, o bekçiye gönderdi. Bir de mektup yazdı.Mektup şöyle idi:

-"Muhterem Bekçi efendi, belki beni hırsız sanarak dövdün. Kabahat bendedir. Gece kabristanda gezmeseydim, dövmezdin. Sopanızın kırılmasına da sebeb oldum. Gönderdiğim parayla kendine bir sopa al!Sopanın kırılma üzüntüsünün kalbinden gitmesi için de, yolladığım tatlıyı ye! Allahü Teala'nın selamı üzerine olsun."

Bekçi mektubu okuyunca, gelip özür dileyerek tövbe etti. Onunla birlikte birkaç bekçi daha hak yola girdi.

***


BAYRAM GÜNÜ

Bir bayram günü herkes, toplanmış neş'eIi idiler. Hazret-i Hasan ve Hüseyin (radıyallahü anhüma) Resulullahın (s .a.v.) huzuru ile şereflendiklerinde, Kureyş'in ileri gelenlerinin çocukları renkli ve yeni elbiseler giymiş övünüyorlar. «Bizim de elbisemiz olsaydı » diye tazarruda bulundular. Habibullah bu endişe ile Hak Teala ' ya niyaz ederken Cebrail (aleyhisselam) gelip Cennetten kafurlu iki elbise getirdi. Birini Hazret-i Hasan'a, diğerini Hazret-i Hüseyin'e verdi. Şehzadeler elbiseleri renksiz gördüler.

- Bizim elbiselerimiz de renkli olsaydı dediler. Cebrail (aleyhisselam):

- Bu kolaydır. Ya Resulallah! Emir buyur su getirsinler. Ben dökeyim. Siz de ayı ikiye bölen elinizle elbiseyi ovalayın. Şehzadeler renk beğensinler, dedi. Hazret-i Hasan (radıyalIahü anh) zümrüd rengini, Hazret-i Hüseyin (radıyallahü anh) lale rengini arzuladı. Hemen elbiseler istedikleri renkte oldu. Giyip sevindiler. Cebrail (aleyhisselam) ağladı. Resulullah (salIallahü aleyhi ve sellem):

-" Ey kardeşim Cebrail! Herkesin sevindiği bir zamanda niçin ağlıyorsunuz? Muhakkak bir hikmeti vardır " buyurdu. Cebrail (aleyhisselam) :

- Ya Resulallah! Cennette gördüğünüz kasırları unuttunuz mu ? Hazret-i Hasan'ın köşkü yeşil , Hazret-i Hüseyin'in köşkü kırmızı idi. Bu elbiselerin renkler i de o manaya işarettir, ki Hazret-i Hasan zehir içip vefat edeceği sırada mübarek rengi zümrüt, Hazret-i Hüseyin'in mübarek yüzü kana boyandığı zaman kırmızı olacakttr, dedi.

***