Free Web Site - Free Web Space and Site Hosting - Web Hosting - Internet Store and Ecommerce Solution Provider - High Speed Internet
Search the Web
HAK YOL İSLAM

 

www.hakyolislam.5u.com

subglobal1 link | subglobal1 link | subglobal1 link | subglobal1 link | subglobal1 link | subglobal1 link | subglobal1 link
subglobal2 link | subglobal2 link | subglobal2 link | subglobal2 link | subglobal2 link | subglobal2 link | subglobal2 link
subglobal3 link | subglobal3 link | subglobal3 link | subglobal3 link | subglobal3 link | subglobal3 link | subglobal3 link
subglobal4 link | subglobal4 link | subglobal4 link | subglobal4 link | subglobal4 link | subglobal4 link | subglobal4 link
subglobal5 link | subglobal5 link | subglobal5 link | subglobal5 link | subglobal5 link | subglobal5 link | subglobal5 link
subglobal6 link | subglobal6 link | subglobal6 link | subglobal6 link | subglobal6 link | subglobal6 link | subglobal6 link
subglobal7 link | subglobal7 link | subglobal7 link | subglobal7 link | subglobal7 link | subglobal7 link | subglobal7 link
subglobal8 link | subglobal8 link | subglobal8 link | subglobal8 link | subglobal8 link | subglobal8 link | subglobal8 link

Dini Kıssalar

 

76-100 ARASI KISSALAR

 

YAZIYA HÜRMET

İmam-ı Rabbani Hazrerleri'nin (k.s.) talebelerinden Muhammed Haşim-i Kişmi anlatıyor: .

-"Birgün Hazreti imam'ın huzurunda oturuyordum. Ma'rifetleri yazıyordu. Aniden bevl sıkıştırması sebebiyle kalkıp helaya gitti. Fakat hemen sür'atle dışarı çıktı. Böyle sür'atle helaya girip, hemen aceleyle dışarı çıkmalarına hayret ettim. "Acaba bunun sebebi nedir?" dedim. Heladan çıkar çıkmaz su ibriğini istedi ve sol elinin baş parmağının tırnağını yıkadı ve ovaladı. Sonra tekrar helaya girdi. Bir müddet sonra çıkınca buyurdu ki: "Bevl sıkıştırdı, acele ile helaya girdim ve oturdum. Gözüm tırnağımın üzerine gitti. Üzerinde siyah bir nokta vardı. Kalem yazıyor mu diye kontrol etmek için bunu yapmıştım. Halbuki, o nokta Kur'an-ı Kerim'in harflerini yazarken kullanılırdı. Orda oturmağı doğru görmedim ve edebe riayete uygun bulmadım. Bevl sıkıştırmasından dolayı sıkıntı çektimse de, bu sıkıntı, bir edebi terketmenin vereceği sıkıntının yanında çok az göründü. Dışarı çıktım. O siyah noktayı yıkadım ve tekrar içeri girdim.

***

 

YENİMİ SALLASAM

Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretleri'nin müridlerinden biri şöyle anlattı:

- Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretlerine sevgimin, onunla sohbetimin sebebini anlatayım da dinleyin:

- Buhara çarşısında bir dükkanım vardı; ben de orada bulunuyordum. Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretleri benim dükkanıma geldi, oturdu.Bayezid-i Bestami'nin menkıbelerini anlatmaya başladı. Sonunda şöyle dedi:

- Bayezid-i Bestami'den anlatılan menkıbeler arasında, onun şöyle deyişi vardır:

- Elbisemin bir yanı birine değecek olsa, beni sever; benim sevgimle dolar. Artık peşimden ayrılmaz. Ben de şöyle diyorum:

- Yenimi sallasam; Buhara halkının büyüğü küçüğü benim sevgime dalar, şaşkına dönerler. Evlerini ve dükkanıarını bırakırlar; bana tabi olurlar.

Bundan sonra mübarek elini yeninin üzerine koydu. O sırada gözüm onun yenine ilişti. O anda bana bir hal oldu, kendimden geçtim.Uzun bir süre öyle kalmışım. Ayıldığım zaman, onun sevgi ve saltanatı beni sardı. Evi de bıraktım, dükkanı da.. Onun hizmetine girdim.

***

 

VEFATINDAN SONRA  

Nakledilir ki, bir defasında Mekke-i mükerremeden ve Medine-i münevvereden tasavvuf ehli kimseler, bir cemaat halinde Buhara'ya geldiler. Buhara'da Suhari köyüne gitmek istediklerini söyleyerek, bu köyü sordular. Bunun üzerine kendilerine; "Siz nereden geliyorsunuz ve bu köyü niçin soruyorsunuz?" dediler. Onlar da Mekke ve Medine'den geldiklerini, Suhari köyünü sormalarından maksadıarının, orada ikamet etmekte olan Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretlerini ziyaret etmek ve onunla görüşmek olduğunu söylediler. Buhara'da görüştükleri kimseler onlara; "Malesef, Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri vefat etti." dediler. Gelenler; "Madem mübarek yüzünü görmek nasib olmadı, bari oğullarıyla görüşelim." dediler. Bu maksadla Suhari köyüne gittiler. Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretlerinin oğulları, onlarla görüşüp sohbet ettiler. Onlara;

-"Babamız Mekke ve Medine'ye hiç gitmemişti. Siz onu nereden tanıyorsunuz?" dediler. Gelenler;

-"Biz de buralara hiç gelmedik. Fakat biz Emir Kilal Hazretlerini Kabe'de gördük. İki üç seneden beri hac mevsiminde bizimle beraber Kabe'yi tavaf ederdi. Mekke ve Medine'de pekçok kimse ona biat edip talebe olmuştu. Fakat bu sene Kabe'ye gelmedi. Merak edip, ona olan muhabbetimiz ve hasretimiz sebebiyle görmeye gelmiştik, fakat nasib olmadı." dediler. Böylece, Emir Kilal Hazretlerinin, kerametle, her sene hac mevsiminde, bulunduğu beldenin halkı farkına varmadan Kabe'ye gittiği anlaşıldı. Gelen ziyaretçiler, daha sonra Emir Kilal Hazretlerinin kabrini ziyaret edip, dua ettiler. Sonra da oğullarından müsaade, alarak Suhari köyünden ayrıldılar.

***

 

ZİNDANDAKİ SULTANZADE

Zamanın padişahı sultanzadelerin birini, zindana attırdı. Hatta Padişah onun öldürülmesini istiyordu. O zavallı her tarafa başvurdu. Evliyadan da yardım istedi. O sırada İmam-ı Rabbani (k.s.) Hazretleri Akra'ya gelmişlerdi. Zindanda üzgün bir halde bulunan bu zat, İmam-ı Rabbani Hazretlerinin (k.s.) eski talebelerinden biri vasıtası ile kendisinin kurtulması için, hususi teveccüh ve dua etmesini rica etti. Bu talebe gelip tam bir yalvarma ve ısrar ile, o zatın isteğini arzetti. Hazreti imam o gece teveccüh eyledi. Sabahleyin buyurdu ki:

-"Ona müjde ulaştır ki, ölümden kurtuldu. En kısa zamanda hapisten de çıkacak. "O talebe sevinçle bu haberi ona götürdü. Fakat Sultanzade, ızdırabının ve üzüntüsünün çokluğundan bu habere tam inanamadı. Allahü Teala'nın veli kullarından bir başka zatdan da teveccüh ve dua istedi. O veli de;

-"Üzülmesin! Gördüm ki; Nakşibendi büyüklerinden birinin çengeli geldi, onun balığını, helak girdabından çıkardı" dedi. Sultanzade o günlerde hapisten çıktı. imam-ı Rabbani Hazretlerinin (k.s.) talebelerinden oldu. Bu işe vasıta olan o zat anlatır: "Hazreti imam onun kurtulacağını buyurduğu zaman;

-"Gününü söylemeyince, gönlü rahat etmiyor" dedim. Buyurdular ki:

-"Yarın çıkacak." Söyledikleri gibi oldu. Ertesi gün hapishaneden kurtuldu."

***


ZAMANIN GELMEDİ Mİ  

Muhammed Bahaüddin Şah Nakşibend (k.s.) Hazretleri, bir başka halini de şöyle anlatıyor: .

- Hakiki manada uyanışım, dönüşüm şöyle olmuştu: Sessiz bir yerde bir arkadaşımla oturmuş, onunla konuşuyordum. Konuşmamı onun yüzüne baka baka yapıyordum. Tam bu sırada şöyle bir ses duydum:

- Senin, henüz bize tam dönme zamanın gelmedi mi? Bu söz üzerine büyük bir hale kapıldım. Hemen bulunduğum yerden koşarak çıktım; orada duracak halim kalmamıştı. Oraya yakın bir yerde su vardı; o suda boy abdesti aldım. Elbisemi de yıkadım. iki rekat namaz kıldım.Aradan nice seneler geçti; Onun gibi iki rekat namaz kılmak istedim ama mümkün olmadı.

***


HAKK'LA MEŞGULİYET

Şöyle anlatıldı:

- Müridlerinden biri, Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretlerine selam verdi; ancak selamına karşılık alamadı; bu sebeple de içi burkuldu. Durumu kendisine anlattıkları zaman şöyle dedi:

- Benim namıma ondan özür dileyiniz. O anda bütün varlığımla kendimi Cenab-ı Hakk ' ın kelamını dinlemeye vermiştim. Cenab-ı Hakk'ın kelamı beni halkın selamından aldı.

***

 

ABDÜLKADİR GEYLANİ (K.S.) HAZRETLERİ VE ŞEYTANIN HİLESİ

Abdülkadir Geylani (k.s.) Hazretleri anlatıyor:

Henüz tasavvufa yeni süluk etmiştim. Bir akarsu kenarında ibadetle meşguldüm. Gökyüzünden bir nida geldi.

- "Ey Abdülkadir! Hazır ol sana tecelli edeceğim. "

Bu ses gelir gelmez etrafımda ne kadar ağaç taş varsa hepsi secdeye vardı. Ben bu hal karşısında hayrette kaldım. Ve düşündüm ki, Hak Teala Hazretleri mekandan münezzehtir. Bu ses ise gök tarafından geliyor. O halde şeytanidir. Bu düşünce ile ondan yüz çevirdim ve defetmek istedim. Tekrar:

-" Ey Abdülkadir! Ben senin Yüce olan Rabbinim. " diye nida geldi. Her şey yine secdeye kapandı. Bunlara asla iltifat etmedim. Zikre devam ettim. "

Bunun üzerine gökten siyah bir şey parça parça olarak yanıma düşüverdi. Meğer Şeytan-ı laıyn imiş. Etrafımda olup secdeye kapanan ağaçlar ve taşlar onun avenesi, yardımcıları imiş. Ağaç ve taş şekline girerek beni sapıttırmaya gelmişlermiş. Hepsi dağılıp gittiler. Şeytan-ı laıyn de bana dedi ki:

-Yürü var git! ilmin bereketleri ile şerrimden kurtuldun, diyerek yanımdan firar etti.

***


KIPÇAKLARIN İSTİLASI

Şöyle anlatıldı:

- Bir keresinde, Buhara şehrini Kıpçak askerleri sarmıştı. Bu yüzden, Buhara halkı, çok sıkıntıya düştü, çokları da öldü.Buhara valisi, Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretlerine bir elçi yolladı ve durumunu şöyle bildirdi:

- Biz, düşman karşısında tamamen aciz kaldık. Bütün tedbirlerimiz bozuldu. Sebepler tükendi. Sığınacağımız bir yer de kalmadı. Ancak siz varsınız. Allahü Teala'ya dua edin ki, Müslümanlar, onların elinden kurtulsunlar. Şimdi yardım vaktidir; elden tutma zamanıdır.

Gelen elçiye şu haberi verip bekletti:

- Bu gece, Allahü Teala'ya yalvarıp yakaracağız; görelim neler edecek ..

Tanyeri ağardığı zaman, elçiye şu haberi verdi:

- Altı gün sonra, bu belanın kalkacağına dair müjde aldım. Git, valinize bu durumu bildir.Buhara halkı bu haberi duyar duymaz çok sevindi. Altı gün sonra durum dediği gibi oldu. Düşman ordusu Buhara'nın kuşatmasını bıraktı; çekip gitti.

***

 

ARŞI BAŞI ÜSTÜNDE TAŞIDI  

Bayezıd-i Bestami (k.s.) Hazretleri, vefat ederken, kendisini sevenlerden Ebu Musa ismindeki zat yanında bulunamamıştı. Fakat o gece rüyasında; "Arşı, başı üzerine alıp taşıyordu." Bu rüyaya çok hayret edip, hikmetini anlayamadı ve bunu Bayezid-i Bestami (k.s.) Hazretlerine sormak için yola düştü. Yolda, Bayezid-i Bestami'nin vefat ettiğini haber aldı. Bestam'a geldiğinde cenaze merasimi için, hesabı mümkün olmayan fevkalade bir kalabalık gördü. Tabutunu taşımakla şereflenmek için yanaşmaya çalıştı. Fakat yanaşıp da tabutu taşımak mümkün olmuyordu. "Gördüğüm rüyayı unutmuş vaziyette, Hazret-i Bayezıd'in tabutunu taşımakla şereflenmek istiyordum. Bu mümkün olmayınca tabutu taşıyanlar arasından meşakkatle, sıkıntı ile geçip tabutun altına girdim ve tabuta başımı dayayıp öylece gidiyordum. Birden tabutun içinden bana şöyle hitap ettiğini duydum:

-"Ey Ebu Musa! işte şu bulunduğun hal akşamki gördüğün rüyanın tabiridir.”

***

 

BÖBÜRLENME

Muhammed ibn-i Semmak Abbasi halifelerinden birisinin huzuruna girdi. Halife, bir bardak ile su içiyordu. Bu sırada halife ibn-i Semmak'a:

- Bana öğüt ver, dedi. ibn-i Semmak:

- Sen şiddetli susuzluğa yakalandığın vakit, bu suyu ancak sana bütün servetin karşılığında verecek olsalar ne yapardın? diye sordu. Halife:

- Bütün servetimi verir, bu suyu alırdım, dedi. Bunun üzerine ibn-i Semmak:

- O halde, bir bardak su değerinde olan servetinle sakın böbürlenme! dedi.

***


CÜNEYD-İ BAĞDADİ HAZRETLERİ İLE 20 YIL

Şeytan Aleyhilla'ne hizmetçi bir derviş kıyafetinde Cüneyd-i Bağdadi Hazretlerine geldi ve hizmetine girmeyi teklif etti. Tam 20 sene hizmet etti. 20 sene sonra ayrılıp giderken: '

-"Beni tanıyor musun?" diye sordu. Hazreti Cüneyd:

-"Tabi! Yanıma ilk girdiğin anda seni tanımıştım. Sen Ebu Mürre iblisin ta kendisisin." iblis hayret etti ve son atışını yaptı:

-"Senin derecene çıkmış birini görmedim," deyince Cüneyd Hazretleri:

-"Defol mel'un! Yanımdan ayrılmadan beni böbürlendirip dinimi mahvetmek mi istiyorsun? dedi.

***



 

İNGİLİZLERİN HAİNLİĞİ

Mekke Şerıfi Hüseyin'in ingilizlerle anlaşarak Osmanlı imparatorluğuna ihanet ettiği Birinci Dünya Harbi yıllarında, Salahuddin ibn-i Mevlana Süracüddin Hazretleri, son haclarını ifa etmek üzere Mekke-i Mükerreme ' de bulunuyorlardı. Şeriflik iddiasındaki bu hain, kendilerinin pek çok kerametlerini duymuş ve itibar edilir bir zat olarak tanımıştı.

Bu münasebetle kendisinden korkarak hapsettirdi. Kapılara kalın zincirler vurdurdu. Salahuddin Hazretleri kalın zincirleri kırmak suretiyle hapishane kapısını açıp çıkmak kerametini gösterdiler. Ve ertesi gün Altun oluk üzerine çıkıp Evrad-ı Fethiye okumaya başladılar. Şerif Hüseyin tekrar yakalatarak, bu sefer çok daha sıkı tedbirler aldırdı. Ve tekrar hapishaneye koydurdu.

İbn-i Mevlana Süracüddin Hazretleri zincirleri tekrar parçalayıp hapishaneden çıktı. Bunu duyan Şerif Hüseyin memlekete kaçmaması için çok sıkı tedbirler aldırdı. Bütün yollar tutuldu. Bütün bunlara rağmen Salahuddin Hazretleri, Cidde'den hareket eden bir gemiye aile efradı ile birlikte binerek memleketine dönmek üzere yola çıktı. Bu haber duyulunca gemi tepeden tırnağa arandı. Fakat buna rağmen gemide bulunamadı.

Hazret-i Pir (k.s.) baştan sona kadar aranan gemi ile memleketine sağ-salim döndüler. ingilizler tarafından, geminin yanaşacağı limana, bulunup yakalanması için telgrafla emirler verildi ise de yine bulunamadı. Şerif Hüseyin kendilerini buldurmak için bütün Hicazı al-üst etti. Bunu bildikleri için ona şu manalı telgrafı çektiler:

- Sağ salim memleketime döndüm; boşuna zahmet çekmeyiniz.

***

 

ÖFKE İLE PİŞİRİLEN YEMEK  

Muhammed Bahaüddin Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretleri bir gün Gazyut'a gitmişti. Müridlerinden biri, orada kendisine yemek getirdi. O yemeğe baktı, şöyle dedi:

- Bunu yapan kimse, hamurunu yuğurmasından, pişirip bu hale getirinceye kadar hep öfkeli idi; böyle bir yemeği yemek bize yakışmaz. Bu gibi hallerle yapılan yemekte hayır yoktur; bereket yoktur. O yemeğe şeytan yol bulup girmiş, ondan nasıl iyi netice alınabilir!

***

 

SICAK EKMEK  

Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri bir ev yaptırmakta idi. Bu binanın inşası için pekçok kimse toplanmış çalışıyordu. Bir gün Emir Kilal, aniden evine gitti. O gidince, orada çalışanlar dediler ki:

-"Emir Kilal gerçekten veli ise, bizim her birimize birer sıcak ekmek verir."

Bir müddet sonra Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri geldi. Yanında hiçbir şey yoktu. Yerine oturunca, binanın inşasında çalışanlardan bazıları birbirine;

-"Eğer veli olsaydı, bizim arzu ettiğimiz şeyi getirirdi." diyerek, aralarında konuşmaya başladılar. Daha sonra onlar böyle konuşurlarken, Emir Kilal hemen ayağa kalkıp;

- "Ey tahammülsüzler, işte istediğiniz!" diyerek, elini koltuğunun altına sokup, her birine sıcak bir ekmek çıkarıp verdi. Onlar da söyledikleri sözlerden dolayı pişman olup, tövbe ettiler. Bundan sonra, Seyyid Emir Kilal (k.s.) Hazretleri onlara buyurdu ki:

-"Ey dostlarım, biz arzu ederiz ki, siz bizden ahireti, ahirette kurtulmayı taleb edesiniz.Nefsinizin isteklerini terkediniz ki, ahirette utanıp, mahcub olmayınız. Eğer şükrederseniz, Allahü Teala size her istediğinizi ihsan eder. Bu dünyada ne yaparsak ahirette onun karşılığını bulacağız. Ey dostlar, dikkat ediniz ve uyanık olunuz! Bir kimse heva ve hevesinden vazgeçmedikçe, tuzağına av düşmeyen ve eli boş kalan avcı gibidir. Eğer insan, Allahü Teala'yı unutur, gaflete dalarsa, belaya ve musibete düşer. Ne yazık ki, ömür bitmek üzere olduğu halde, insan dünyalıklara dalmış, nefsinin esiri olmuş ve ahiret yolculuğunu unutmuş, ihmal etmiştir."

***



 

BÜYÜKLERE İKRAM

Şeyh Ebu Abdullah-ı Dineveri Hazretleri ömrünün son yıllarında seyahata çıkmıştı. Seyahat esnasında Vadiürl - Kur'a denen yere vardı.Orada bir mescide yerleşti. Yorgunluk ve ihtiyarlık sebebiyle daha fazla yürümeğe mecali kalmamıştı. Orada ona hiçbir yiyecek vermedikleri gibi evlerine de müsafir etmediler. O mübarek, bir gece yatsı namazından sonra yine aç susuz mescidde kalakaldı. Cenab-ı Allah ömrünü tamamlamıştı. O gece mescidde vefat etti. Sabahleyin gelen cemaat ona kefen hazırlayıp, cenaze namazını kılarak defnettiler. Fakat bir Allah dostunu gücendirmişlerdi. Onlardan tabii ki Allah da razı olmayacaktı. Ertesi gün, mescide geldiklerinde o garip yolcuyu sarıp defnettikleri kefeni mihrapta buldular. Üzerinde bir parça kağıda şöyle yazılmıştı :

- Benim dostlarımdan birisi size geldi. Siz onu müsafirliğe kabul etmediğiniz gibi yemek bile vermediniz. Benim dostum sizin bu merhametsizliğiniz yüzünden açlıktan mescidde vefat etti. Bizim sizin kefeninize ihtiyacımız da yoktur.

***

 

ALLAH'IN MERHAMETİ

Hazreti Ömer radıyalIahü anh ' ten şöyle anlatılır:

Peygamber aleyhisselama bir kısım esirler getirildi. Aralarından bir kadın esir, bir şeyi arar halde telaş içerisinde koşuyordu.Esirlerin arasında bir çocuğu bulur bulmaz onu bağrına bastı ve emzirmeye başladı. Bunun üzerine Peygamber, aleyhisselam:

- Bu kadının evladıını ateşe atmasını düşünebilir misiniz? diye sordu. Biz de:

- Hayır, valIahi, atmamaya gücü yettikçe atmaz, dedik. Peygamber aleyhisselam:

- İşte, AlIahü Teala, bu kadının çocuğuna karşı olan merhametliliğinden kulIarına karşı daha merhametlidir, buyurdu.

***


KERAMET GÖSTERMEKTEN HAYA ETT İ , UTANDI

Abdülkadir Geylani Hazretleri (k.s.) anlatıyor;

- Cenabı Hakk ' ın yardımı ile bir ara bütün varlıklardan yüz çevirdim.Her şeyim Allah için oldu. Sahralarda cezbe halinde kendimden geçmiş olarak dolaşırdım. Kendime geldiğimde kendimi bulunduğum yerlerden çok uzaklarda bulurdum. Bir gün bu halde bir saat kadar yürümüştüm.Sonra kendimi Bağdat'a on iki günlük uzaklıta bir yerde buldum. Düşünceye daldığımda bir ses bana; "Sen Abdülkadir'sin buna hayret mi ediyorsun?" dedi.

Sahralarda dolaşırken "Ol" sözü ile ihsan olundum. Allahü tealanın,izni ile istediğim olurdu. Bunun için çok yiyecek buldum. Dağdan bir parça koparırdım helva olur yerdim. Kuma denizsuyu dökerdim tatlı su olurdu. Sonra böyle yapmaktan haya ettim. Allahü Teala ' ya karşı edebi gözeterek hepsini terk ettim. (Çünkü dünyada Allahın dünya kanun ve nizamlarına uyarak yaşamak esastır)

***


NAMAZDA ÇIKARILAN OK

Hazreti Ali (radıyallahü anh) namaza durunca alem altüst olsa haberi olmazdı. Derler ki: Bir harbde mübarek ayağına ok gelmiş, demir kısmı kemiğe işlemişti. Bu yüzden okun demirini çekemediler. Cerraha gösterdiler. Cerrah:

- Sana aklı gideren, bayıltan ilaç vermeli ki ancak o zaman demir çekilir. Yoksa, bunun ağrısına tahammül edilemez, dedi. Emirü'I Mü'mi­nin:

- Bayıltıcı iIaca, ne lüzum var, biraz sabredin, namaz vakti gelsin,namaza durunca çıkarın buyurdu.

Namaz vakti geldi. Hazret-i Ali namaza başladı. Cerrah da Emir Hazretlerinin mübarek ayağını yarıp demiri çıkardı. Yarayı sardı. Hazretİ Ali namazını bitirince cerraha:

- Demiri çıkardın mı? buyurdu. Cerrah:

- Evet çıkardım, dedi. Hazret-i Ali:

- Hiç farkına varmadım, buyurdu.

***

 

OTUZ YILLIK EKMEK

Şeyh Ebu Said Ebu'l Hayr (k.s.) Hazretleri, daha henüz küçükken babası onu almış Cuma namazına götürmekte idi. Yolda zamanın manevi reisi Şeyh Ebu'l Kasım Hazretlerine rastladılar. Ebu'l Kasım Hazret­ Ieri, Ebu'l Hayr'ın babasına :

- Bu çocuk kimindir? diye sordu. O da :

- Bizdendir ya Şeyh! dedi.

Şeyh Ebu'l Kasım Hazretleri onların yüzüne, bakarak gözleri yaşardı. Sonra da Ebu'l Hayr'ın babasına:

- Ya Ebu'l Hayr, bizim dünyadan gitme zamanımız gelmiştir, fakat makamı boş görerek üzülmüştüm. Şimdi senin çocuktan öyle anlıyorum ki, müslümanlar istifade edecek derecede manevi kabiliyet var. Cuma namazından sonra bu çocuğu bizim eve getir, dedi.

Namazdan sonra Ebu Said Ebu'l Hayr'in babası çocuğunu alarak Şeyh Kasım' ın evine getirdi. Şeyhin dergahına girdiler... Dergahta kışlık yiyeceklerin konduğu yüksekçe bir yer vardı. Şeyh oraya bir ekmek koymuştu . Çocuğun babasına:

- Oğlunu omuzuna al da o yukarıdaki ekmeği indirsin, buyurdu. Babası oğlunu omuzuna alıp kaldırdı.Daha küçük yaşta olan Ebu Said Hazretleri elini uzatıp 30 yıllık ekmeği aldı ve yere inip Şeyhe verdi. Ekmek sıcacıktı.Şeyh Ebu'l Kasım Hazretleri ekmeği aldığı zaman gözlerinden yaşlar akmaya başlamıştı. Ağlayarak ekmeği ikiye böldü, bir parçasını o anda henüz çocuk olan Şeyh Ebu Said Ebu'l Hayr Hazretlerine verdi, bir parçasını da kendisi yedi. Ona da yemesini emretti. Babasına hiç vermedi. çocuğun babası:

- Ya Şeyh, bu teberükten bir parça da (arpa ekmeği) bize nasip olmayacak mı? dediğinde, Şeyh Ebu'l Kasım Hazrerleri şöyle dedi:

- Ya Ebu'l Hayri ! Otuz senedir, bu ekmek bu makamda durmakta idi. Bana bu ekmek kimin elinden sıcak olarak gelirse ondan alemin istifade edeceği vadedildi. Bu vaadin tamamı senin oğlunda olsa gerektir. O zatın senin oğlun olması şeref olarak sana yetmez mi? buyurdu:

Böylece Ebu'l Kasım Hazretleri kendi yerine nasbedeceği Büyük Veliyi bulmuş oldu. (Kaddesellahü Sırrahüm)

***


BOSTANINI SULA

Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretlerinin müridlerinden biri şöyle anlatır: Kasr-ı Arifan'da bir bostan ektim. Fakat sular kesildiğinden bostanı sulayamadım. Hace Hazretleri o günlerde bostanıma geldi ve buyurdu ki;

- Bostanı sulama vakti geldi.

Ben de:

- Evet efendim sulama vakti geldi, fakat sular kesildi, dedim. Hace Hazretleri buyurdular:

- Cenab-ı Hak sana su vermeye kaadirdir, hemen su yollarını aç" Ben de acele ile su yollarını açtım ve o gece sabah oluncaya kadar bekledim. Sabah vakti su geldi, Bostanımı suladım. Hatta bir miktar soğan ve sarımsak vardı, onları dahi suladım. Daha sonra su kesildi. Acaba dağlara yağmur mu yağdı diye düşündüm. Gidip ırmağa baktım, fakat sudan eser görmedim. Acaba bu su nereden geldi de ben bostanımı suladım diye hayretler içinde kaldım. Sonra Hace Hazretlerinin ziyaretine gittim. Bana buyurdular ki;

- Bostanını suladın mı?

- Evet suladım dedim.

-Peki su kesilince ne yaptın? dedi.

-Irmağa gittim. Baktım ki sudan eser yoktu. Bu suyun nereden geldiğine taaccüb ettim. Bunun üzerine Hace Hazretleri:

-Bu bir sırdır, sen bu sırrı gördün, ağzını tut,buyurdular.

***

 

20 SENE ÖNCEKi RÜYA  

Hazret-i Ebu Bekir ( r. a.) Efendimiz, islamiyeti kabul etmeden yirmi sene önce, bir rüya görmüştü: "Gökten dolunay inip, Ka'be-i muazzama'ya gelmiş ve sonra, parça parça olmuş. Parçalardan her biri Mekke evlerinden biri üzerine düşmüş, sonra bu parçalar bir araya gelerek gök yüzüne yükselmişti. Hazret-i Ebu Bekir'in ( r. a.) evine düşen parça ise, gök yüzüne yükselmişti. Hadiseyi gören Hazret-i Ebu Bekir ( r. a.) hemen evin kapısını kapamış sanki bu ay parçasının gitmesine mani olmuştu. "

Hazret-i Ebu Bekir (r.a.) heyecanla rüyadan uyanmış, sabah olunca, hemen yahudi alimlerinden birisine koşup, rüyasını anlatmıştı. O alim cevabında: "Bu karışık rüyalardan biridir, onun için tabir edilmez" demişti. Fakat bu rüya, Hazret-i Ebu Bekir ( r. a.) zihnini kurcalamaya devam etmiş, yahudinin cevabı, O'nu tatmin etmemişti. Nitekim ticari seyahatlerinden birinde, yolu Busra'ya uğramıştı. Gördüğü rüyanın tabirini Rahip Bahira'dan istemiş ve aralarında şu konuşma geçmişti:

- Sen neredensin?

- Kureyş ' tenim

- Mekke'de bir peygamber ortaya çıkıp hidayet nuru Mekke ' nin her yerine ulaşacak. Sen hayatında onun veziri, vefatından sonra da halifesi olacaksın. Çabuk, şimdi O'na ulaş. Şu anda vahy geldi. Musa aleyhisselamın da Rabbi olan Allah hakkı için, herkesten önce ona iman et !

Hazret-i Ebu Bekir (r.a.) bu rüyasını ve tabirlerini, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) peygamberliğini açıklamasına kadar kimseye söylememişti.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) peygamberliğini açıklayınca, Hazret-i Ebu Bekir ( r. a.) hemen Peygamber Efendimiz (s.a.v.)e koşup,

- Peygamberlerin, peygamberliklerine delilleri vardır, senin delilin nedir? "diye sual etmişti.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) :

- Peygamberliğime delil, o rüyadır ki, bir yahudi alimden tabirini istedin. O alim karışık rüyadandır, itibar edilmez dedi. Sonra Bahira rahip doğru tabir etti. Ey Ebu Kuhafe ' nin oğlu ! Seni Allahla ve Resulüne davet ediyorum." buyurmuştu. Bunun üzerine Hazret-i Ebu Bekir (r.a.) Efendimiz :

- Şehadet ederim ki, sen Allahü Teala'nın Resulüsün ve senin peygamberliğin haktır ve cihanı aydınlatan bir nurdur, diyerek, tasdik edip müslüman olmuştu.

***


KIYAMETTE İLK SORGU ÜÇ KİŞİYE

Ebu Hureyre radıyallahü anh'den anlatılır:

ResulüIlah aleyhisselam şöyle buyurdu:

Kıyamet gününde üç kişi ilk olarak sorguya çekilir:

Birincisi, cihad esnasında ölen kimsedir ki, Allah'ın huzuruna getirilir ve Allah , kendisine verilmiş olan nimetleri önüne serer. O da,bunlara nail olduğunu itiraf eder. Bunun üzerine Allah kendisine:

Bu mazhar olduğun nimetler içerisinde ne yaptın? diye sorar. O da:

Senin yolunda şehid oluncaya kadar savaştım, cevabını verir. Allah Teala:

Yalan söylüyorsun; sen yiğit desinler diye savaştın ve sana y iğit dediler de, der. Sonra meleklerin kendisini almalarını emreder ve yüz üstü sürüklendirilerek cehenneme atılır.

İkincisi, ilim tahsil edip başkasına da öğreten ve Kur'an okuyan kimsedir ki, bu da Allah'ın huzuruna getirilir ve Allah kendisine verilmiş olan nimetleri bir bir sayar ve önüne serer. O da bunları tasdik eder. Ve Allah kendisine:

Bu eriştiğin nimetler içerisinde ne yaptın? diye sorar. O da:

İlim tahsil ettim, ilmi başkasına öğrettim ve senin rızan için Kur'an okudum. diye karşılık verir: Allah kendisine:

Yalan söylüyorsun, sen ilmi, alim desinler diye öğrendin. Kur'an-ı da güzel Kur'an okuyan kişi desinler diye o kudun. Ve sana böyle dediler de, der. Sonra meleklere kendisini almalarını emreder ve yüz üstü sürüklendirilerek cehenneme atılır.

Üçüncüsü de, Allah'ın kendisine bolluk verdiği, malların her çeşidini ihsan ettiği kimsedir ki. Allah'ın huzuruna getirilir ve Allah kendisine verilen nimetleri karşısına çıkarır. O da bütün bunların kendisine verildiğini kabul eder ve Allah sorar:

Şu nail olduğun nimetlerle ne yaptın?der. O da:

Verilmesini istediğin ne kadar yer varsa, hep o yerlerde ve o yolda,dağıttım, diye cevap verir. Allah Teala:

Yalan söylüyorsun. Sen bütün bunları kendine " ne cömerd adam! " dedirtmek için yaptın. Ve sana böyle dediler de, der. Sonra meleklere onu almalarını emreder . Ve yüz üstü sürüklendirilerek cehenneme atılır.

***

 

MAĞARADAKİ KUŞ

Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ile Ebû Bekr “radıyallahü anh” o mağarada üç gün üç gece kaldılar. Ebû Bekr “radıyallahü anh” o mağaranın tavanında bir kuş gördü ki, yerinden hareket etmeyip, birşey yimez ve su içmez. Ebû Bekr “radıyallahü anh” dedi ki, Yâ Resûlallah! Bu kuşa ben hayrânım. Zîrâ, biz bu mağaraya geleliden beri, bu kuş yerinden hareket etmedi. Bir nesne yimedi. Allahü teâlâ, kelâm-ı kadîminde [Kur'ân-ı kerîminde], (Allahü teâlânın rızk vermediği, yeryüzünde bir mahlûk yokdur.) buyurmuşdur. Ebû Bekr-i Sıddîk, böyle düşünürken, o hâlde hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm nâzil olup, havâda muallak durup, dedi ki, yâ Muhammed! Hak sübhânehü ve teâlâ sana selâm eder. Ve buyurur ki, Ebû Bekrin hâtırına geleni bilirim. O kuşa emr eyledim ki, Ebû Bekr ile konuşsun. Ebû Bekre söyle ki, o kuş ile söyleşsin; dedi. Resûl-i ekrem hazretleri, Ebû Bekre, hazret-i Cebrâîlin sözünü açıkladıkda, Ebû Bekr “radıyallahü anh” sevinip, ileri vardı. Dedi ki, Ey mubârek kuş! Allahü teâlâ hazretlerinin izni şerîfiyle, bana söyle ki, yiyeceğin ve içeceğin nedir. O kuş ağlayıp, bir zemân kendinden geçip, yere düşdü. Sonra ayılıp, kalkdı. Tebessüm ederek dedi ki, yâ Ebâ Bekr! Bana bundan süâl etme! Bu bir sırdır. Hak sübhânehü ve teâlâ ile benim aramda olan sırrımı kimsenin bilmesini istemem. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” dedi: Ey mubârek kuş! Eğer bana söylemeğe me'mûr oldun ise, söyle. Kuş dedi. Ma'lûmun olsun ki, hazret-i Âdem aleyhisselâm yaratılmazdan iki bin yıl evvel, Hak sübhânehü ve teâlâ beni halk etdi [yaratdı]. Yiyeceğimi ve içeceğimi iki kelime eyledi. Aç olduğum zemân birisini söylerim; tok olurum. Susuz olduğum zemân birini söylerim; kanarım. Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki: O kelime nedir. Kuş dedi, o kelimenin biri budur ki, aç olduğum zemân sana buğz edene la'net ederim; tok olurum. Susuz olduğum zemân, sana muhabbet edene, istigfâr ederim, kanarım. Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, bunu işitip, ağladı. Ümmetinden ba'zıları şakâvet edip, hazret-i Ebû Bekre buğz edeceklerine mahzûn oldu.

***


TESETTÜRE RİAYET

Hicab ayetleri nazil olduktan sonra, tesettür farz kılınmışdı. Bunun üzerine Hz. Aişe, baş örtüsü ile bir tek gözünden başka, her tarafını gizlerdi. O, yüzden zaruret mikdarından başka bir yerin açılmaması ictihadında bulunuyordu.

Tabiinden gözleri ama bulunan İshak, Hz. Aişe'yi ziyarete gelir ve huzura kabul olunurdu. Hz. Aişe validemiz, o geldiğinde başını örterdi.İshak:

- " Benim gözlerim ama bulunduğu halde, geldiğimde örtünmenizin sebebi nedir? " dediğinde, Hz. Aişe:

- " Doğru, senin gözlerin görmüyor amma ben seni görüyorum " cevabını vermişdi.

Bir Hac sırasında, kadınlar kendisine gelip Hacer-i Esvedi ziyarete götürmek istediler. Hz. Aişe onlara:

- " Siz gidebilirsiniz. Fakat ben, erkeklerle birlikde tavafa giremem " cevabını verdi.

O evden dışarı çıkmaz; çıkdığı zaman da tesettürün en kamil şekline riayet ederdi. Peygamber zevcesi, diğer İslam hanımlarından ne kadar farklı ve üstün ise onun örtünme ciddiyeti de o kadar üstün bulunuyordu.

***

 

NEDEN ÖNÜNDE YÜRÜYORSUN

Hazret-i Ebu Bekir (r.a.) Efendimiz ile Ebu Derda (r.a.) beraber bir yolda giderken, dar bir yere geldiler. Hazret-i Ebu Derda önde, Hazret­i Ebu Bekir (r.a.) Efendimiz arkada yürürlerdi. O sırada, karşıdan Resul-i Ekrem parlak ay gibi görünüverdi. Hazret-i Ebu Derda'ya:

- Neden Ebu Bekir (r.a.)'in önünde yürüyorsun! Onun daha üstün olduğunu bilmiyor musun? Böyle gitmek edebe aykırı değil midir? " buyurdu. Ebu Derda (r.a.) hatasını anlayıp tevbe etti.

***