101-125 ARASI KISSALAR
BAHAÜDDİNE TABİ OL Şöyle anlatıldı: -ilim sahiplerinden bazıları, Şah Nakşıbend (k. s.) Hazretleri'nin müridlerinden oluşan bir toplulukla Irakla gittiler.İçlerinden biri şöyle anlattı: - Semman'a geldiğimiz zaman, orada şöyle duyduk: - Burada mübarek bir zat var. Onun adı şudur: Seyyid Mahmud Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretlerine samimi duyguları var.Birlikte onun ziyaretine gittik. Şah Nakşıbend (k. s.) Hazretleri ile nasıl buluştuğunu, buluşma sebebini sorduk. Şöyle anlattı: - Rüyada Resulüllah (s.a.v.) Efendimiz Hazret-i Muhammed Mustafa'yı gördüm. O değilse bile, büyük zatlardan biri idi.Kendisi güzel bir yerdeydi. Yanında da, heybetli biri duruyordu. Resulüllah (s.a.v.) Efendimiz Hazret-i Muhammed Mustafa'ya sordum: - Sizinle sohbet şerefine eremedim. Zamanınızın uğurundan bereketinden faydalanamadım. Sizinle buluşup görüşemedim. Bu saadeti kaybettim; şimdi ben ne yapayım?Bu sorumu; tevazu, saygı ve edeple sormuştum; bana şöyle buyurdu: - Bana kavuşma bereketine, beni görme faziletine ermek istiyorsan,Bahaüddin'e tabi ol. Böyle dedikten sonra, yanında duranı işaret etti. Daha önce de, o yanında duran zatı hiç görmemiştim.Uyandıktan sonra bana verilen ismi, o zatın şeklini, bir kitabın arkasına yazdım. Aradan bir müddet geçmişti. Bezci dükkanında oturuyordum. Bir şahsı gördüm. Gayet nurlu ve heybetli idi. Geldi, o da dükkana oturdu.Onun yüzünü görünce, gördüğüm rüyayı, rüyadaki şahsın şeklini hatırladım. Aynısıydı.Bunun üzerine bana büyük bir hal geldi. O hal benden gittikten sonra ona: - Bizim fakirhaneye teşrif etseniz? dedim. O da kabul etti.Birlikte kalktık, o önde, ben arkada yürüyorduk. Evime gelinceye kadar hiç bir yere bakmadı. Onun bu hali, kendisinde gördüğüm ilk kerameti idi. çünkü, daha önce evimi hiç görmüş olamaz.Eve geldikten sonra, benim hususi odama girdi. Orada gizli bir dolap vardı. Kitaplarımı koymuştum. Mübarek elini uzattı, onların arasından bir kitap çıkardı, bana uzattı; sonra da şöyle dedi: - Bu kitabın arkasına ne yazmışsın? Bir de baktım ki; o kitap, rüyamı yazdığım kitap.Gününü, tarihini oraya işlemiştim.Aradan yedi sene geçmiş.Onun, bu durumu bilmesi, beni öncekinden daha da şaşırttı; büyük bir hale kapıldım.Bu halim de geçtikten sonra, beni lütufla karşıladı. Müridleri arasına girmemi kabul buyurdu. Kapısında hizmet şerefini bana bahşetti. *** |
HATEM-İ TAİ'DEN DAHA CÖMERT Cömertliği meşhur Hatem-i Tai'ye «senden daha cömert bir kimse var mı acaba?» diye sordular. O «evet! var» dedi, ve başından geçen bir hadiseyi şöyle anlattı: Birgün bir seferim zamanında bir gence misafir olmuştum. Genç fakir bir kimse olmasına rağmen bana bir koyun kesip hazırlattı. Önüme koyunun böbreği geldiğinde «ben koyunun böbreklerini çok severdim» dedim. Bir ara ev sahibi genç ortalıktan kayboldu. Biraz sonra baktım ki varı yoğu olan yedi koyununun yedisini de kesmiş böbreklerini hazırlamış, önüme getirdi. Ben şaşkınlık içerisinde kalmıştım... Çünkü biliyordum ki genç fakir bir kimse idi. “Niçin benim için varın yoğun olan yedi koyunu kestin. Ben sana böyle yap demedim. Sadece koyun böbreğini sevdiğimi söyledim.” dediğimde, bana şu karşılığı verdi: «Bana Tanrı misafiri gelmiş, hiç onun sevdiği bir şeyi ikram etmemem olur mu?» dedi. Gencin bu misafirperverliğine hayran kalmıştım, gözlerim yaşardı... diye anlattı. Hatem-i Tai'ye onun iyiliğine karşı sen ne yaptın diye sordular. O “derhal üç yüz deve, beş yüz koyun gönderdim” deyince, demek ki sen ondan daha cömertmişsin dediler. Hatem-i Tai: “Hayır! O benden cömert, çünkü o bana nesi varsa ikram etti, bense ona sadece malımın bir cüzünü gönderdim!” dedi. *** |
HAKARETLERE TEK KELİME İLE CEVAP VERMEDİ Muhammed Haşim-i Kişmi şöyle anlatmıştır: "Birgün camilerden birinin yanında talebelere ayrılmış bir odada oturuyordum. Bir talebe diğer bir talebe ile evliyanın halleri üzerine konuşuyordu. Bir ara bu talebelerden biri, Muhammed BakiBillah (k.s.) Hazretleri'nden bahsedip "Bu güne kadar çok yerler gezdim. Bu zamanda onun gibi nefsini terketmiş, cefalar çekmiş, kimse yoktur" diyerek şöyle anlattı: "Hace Kutbüddin hazretlerinin mübarek mezarlarının başındaydım. Aniden: "Muhammed BakiBillah (k.s.) Hazretleri geliyor" dediler. Mezara hizmet eden hizmetçi, mezara yakın bir yere, onlar için bir iskemle ve üzerine minder ve örtü koydu. Muhammed BakiBillah (k.s.) Hazretleri için hazırladı. Muhammed BakiBillah(k.s.) Hazretleri daha teşrif etmeden önce, kendinden habersiz biri içeriye girdi. Gözü iskemleyi ve üzerindeki örtüyü görünce; -"Bu nedir ve kimin içindir?" dedi. Hizmetçi; Muhammed BakiBillah (k.s.) Hazretleri'ni göstererek; -"Gelen şu aziz içindir" dedi. O kendinden habersiz adam kızarak, kötü söyleyerek, Muhammed Baki Billah (k.s.) Hazretleri için bağırmağa, sövüp saymağa başladı. Bu sırada Hace Baki Billah Hazretleri içeri girdi. Söven kimse, onu görünce huzurunda, yüzüne karşı daha kötü sözler söyledi ve; -"Ey filan! Sen buna layık mısın ki, senin için buraya minder koysunlar?” dedi: Adam bağırıp çağırmaktan ter içinde almıştı.Muhammed Baki Billah (k.s.) Hazretlerinin orada bulunan talebelerinden bir çoğu, onu ikaz etmek istediler. Muhammed Baki Billah (k. s.) Hazretleri hepsini göz işareti ile bu işten vazgeçirip kötü sözler söyleyen o kızgın adamın yanına gidip, yumuşak ve tatlı bir ifade ile, -“Evet, senin dediğin gibidir, ben öyleyim, ben ona nasıl layık olurum, benim haberim olmadan bu işi yaptılar. Af ediniz efendim ve kalbinizi, bana karşı kötü düşünceden boşaltınız” deyip, kaftanlarının kolu ile o bağıran adamın alnının terlerini sildi. Sonra ona bir miktar para bile verdi. Böylece adamın öfkesi yatıştı. Bu hadiseyi nakleden kimse sonra şöyle dedi: “Ben o adamın bağırıp çağırmaları karşısında Muhammed BakiBillah (k.s.) Hazretlerinin halinde ve konuşmasında en ufak bir değişme görmedim.İşte o zaman yeryüzünde, melek sıfatı ile kimsenin bulunduğunu yakinen anladım.” *** |
İMAM-I AZAM'IN BABASI VE ELMA Mezhep imamımız İmam-ı A'zam hazretlerinin babası Numan bin Sabit Hazretleri gençliğinde birgün bir ark kenarında abdest alıyordu. Tam abdest almaya başlayacağı zaman ark sularına kapılıp gelen bir elma gördü. Elmayı nereden geldiğini ve haram veya helal olup olmadığını düşünmeden bir defa ısırdı. Hikmeti ilahi o ana kadar elmanın ne olduğunu düşünmeyen Numan, hemen hata ettiğini ve mutlaka elmanın sahibini bulup helal ettirmesi lazım geldiğini düşündü. Abdestini alıp namazını eda ettikten sonra suyun geldiği tarafa doğru gitmeye başladı. Elma elinde olduğu halde araya araya elmanın düştüğü bahçeyi ve sahibini buldu. Bahçenin sahibine meseleyi, anlatıp elmayı yanlışlıkla ısırdığını ve hakkını helal etmesini istedi. İmam-ı Azam hazretlerinin babasının bu hareketi elma sahibinin dikkatini çekmişti, hakkını helal edemeyeceğini, hakkını helal etmesi için bazı şartları olduğunu söyledi. Nu'man hazretleri ne isterse yapacağını yeter ki hakkını helal etmesini isteyip şartının ne olduğunu sordu. Elma sahibi hakkını helal etmesi için iki sene bahçesinde çalışması lazım geldiğini ve kendisine iki yıl hizmet etmesinin şart olduğunu söyleyince, Nu'man hazretleri çaresiz kalmıştı, ahirette ceza çekmektense bu dünyada bir şahsa iki sene hizmet etmek daha iyidir diye düşündü ve şartları kabul ettiğini söyledi. Nu'man hazretleri bir elmayı yanlışlıkla ısırdığı için elmanın sahibine iki sene hizmet etmiş ve adamın işinde canla başla çalışmıştı. İki sene dolduktan sonra adama zamanın dolduğunu ve artık hakkını helal etmesini istediğini söyleyince, adam, «yine helal etmiyorum, benim bir kızım var onunla evlenirsen ancak o zaman helal ederim» dedi. Hazreti Nu'man : «Olur» dedi. Adam yalnız kızının kusurlu olduğunu. elinin çolak, gözünün kör, ayağının topal, başının kel, kulağının sağır ve ahras olduğunu söyleyip iyi düşünmesini ve sonra pişman olmamasını söyledi. Hazreti Nu'man yine düşündü taşındı «ahirette ceza çekmekten iyidir» deyip kızla evlenmeyi de kabul etti Adam hazreti Nu'man'a vermek için kızının büyümesini beklemişti... Düğün yapıldı nikah kıyıldı, zifaf gecesi hazreti Nu'man'a gelinin olduğu odayı gösterdiler. Nu'man hazretleri içeriye girip içerde kendisine söylenen evsafta bir kızın bulunmadığını görünce bir yanlışlık olduğunu zannederek hemen dışan fırladı ve durumu oradakilere anlattı. Çünkü içerde kayın pederin söylediğinin aksine her azası yerinde genç ve güzel bir kız kendisini karşılamıştı. Kayınpederi bir yanlışlık olmadığını söyleyerek meseleyi şöyle anlattı: «Benim kızım kördür, daha harama bakmamıştır. Sağırdır, haram dinlememiştir. Topaldır, gayri-meşru yolda yürümemiştir.» diye sayıp, “senin hanımın o içerde bekleyendir Allah mes'ut etsin” dedi. . Daha sonra seneler geçip bu evlilikten İmam-ı A'zam dünyaya geldi. Annesi İmam-ı A'zam'ı hocaya okuması için teslim etmişti. İmam-ı A'zam ünvanına kavuşan o zaman henüz üç yaşıında bulunan Sabit üç günde Kur'an-ı Kerimi hatmettiği zaman annesi “Ah oğlum baban o elmayı ısırmasa idi sen bir günde hatmedecektin” buyurdu. *** |
ŞEYTAN ARKADAŞLlĞI KABUL ETMEDİ Adamın biri sahrada dolaşırken, şeytan ona arkadaş oldu. Adam öğle namazını, ikindi namazını akşam namazını ve yatsı namazını kılmadı. Uyuma vakti geldi, adam yatıp uyumak istedi. O zaman şeytan adamdan uzaklaşmaya başladı. Adam: - Benden neye kaçıyorsun? Diye sordu. Şeytan cevap olarak: - Ben ömrümde bir kere Allah'a asi oldum ve ondan dolayı da Allah'ın huzurundan kovuldum. Sen ise bir günde beş kere isyan ettin. Ben Allah'ın sana gadap edip, senin arkadaşın olmam hasebiyle beni de kahretmesinden korkarım, dedi ve arkadaşlığı kabul etmeyip uzaklaştı. *** |
DEVEYE BİLE SİNEK KONMASIN Hazreti Ali Kerremellahü Veche bir elinde katran bardağı öbür elinde bir paçavra olduğu halde süratle, gitmekte olan Hazreti Ömer'e; rastlayıp: - Nereye böyle ya Ömer! Diye seslendi. Hazreti Ömer, elindeki bezi gösterip: - Bu örtü yaralı bir deveden düşmüş. Yaralı olduğuna göre şimdi onu sinekler rahatsız etmektedir. Şu elimdeki katranı onun yarasına süreceğim ki, sinekler onu rahatsız etmesin, dedi. Hazreti Ali'nin - Ya Ömer senden sonraki halifelere adalete dair hiçbir şey bırakmayacak mısın? demesi üzerine de: - Ya Ali sen ne dersin, ben şu anda o kadar ağır bir yükün altın dayım ki, Dicle nehrinin köprüsü delinse de, oradan geçen bir hayvanın ayağı kırılsa, Allah'ın beni hesaba çekeceğinden korkarım, dedi ve deveye yetişmek üzere yoluna devam etti. *** |
HİÇ YEMEDEN ÜÇ GÜN ORUÇ Hazreti Hasan ve Hüseyin (R. Anhüma) hastalanmışlardı. Hazreti Ali ve Fatıma validemiz, çocuklarının iyileşmesi halinde üçgün oruç tutmayı adadılar. Çok geçmedi hastalar şifaya kavuştu, baba ve anne de oruçlarına başladılar. Birinci gün sahura kalkıp niyet ettiler ve akşama arpa ekmeğinden iftarlıklarını hazırladılar. Akşam oldu, tam iftar edecekleri sırada, bir fakir gelip: - Allah için bana bir yiyecek verin. Acım, dedi. Onlar yemeye hazırlandıkları yemeklerini hiç başlamadan tamamını o fakire verdiler. Tabi bu durumda gece yiyecekleri bir şey bile kalmamıştı. Akşam bir şey yemedikleri gibi, sahura da kalkmadan oruçlarına devam ettiler. Sabahtan akşama kadar iftarlık bir şeyler hazırlamışlar ve iftara hazırlanıyorlardı. Bu sefer de bir yetim gelip: - Allah için bir şey, dedi. Onlar yine ağızlarına almadan önündekilerinin tamamını yetime verip, su ile iftar ettiler.İftarsız sahursuz oruçlarına devam ediyorlardı. Üçüncü günün akşamı olup yine iftara hazırlandıkları bir sırada bu sefer de bir esir geldi. O da aç olduğunu söyleyip onlardan bir miktar yiyecek istedi. Hazreti Ali ve Fatıma validemiz, yiyeceklerinden bir lokma bile almadan tamamını verip gönderdiler. İftarlarını yine su ile yapmışlardı ama, oruçları da bitmişti artık. Onların bu hali, yani yokluk içinde cömert olmaları Cenab-ı Allah'ın çok hoşuna gitti. Haklarında ayet inzal ederek Hak Teala onlardan razı olduğunu bildirdi. *** |
TEDAVİ İÇİN BİLE... Hazreti Ömer hastalanmıştı. Doktorlar bal yemesini tavsiye etti.Mevsim bal mevsimi olmadığından piyasada bal bulunamadı. Hazinedarlar Hazreti Ömer'e hazinede bal olduğunu ve isterse almasını söylediler. O, «milletin malını onlardan izinsiz yemeye hakkım yok» diyerek halkı topladı ve kendilerine hazinedeki baldan kullanması için izin verip vermeyeceklerini sordu. Onlar parasını ödemesi şartıyla yiyebileceğini söylediler. Hazreti Ömer de ondan sonra ancak hazinenin balından satın alıp tedavisi için kullandı. *** |
MÜNAZARA - Emeviler zamanında ayaklanan Haricilerden Dahhak b. Kays Küfe mescidine baskın yaptı. Onlara göre Haricilerden başka bütün müslümanların kanı helaldı. Mescidde İmam-ı A'zam Hazretlerinin karşısına geçip: - Tövbe et, dedi. O: - Neden tövbe edeyim, dedi. Dahhak: - Neden olacak Hazreti Ali ve Muaviye ihtilafında hakemleri caiz görmeden tövbe edeceksin! Deyince Hazreti İmam: - Beni öldürecek misin, yoksa münazara mı yapalım? Dedi. Dahhak: - Münazara yapalım. Dedi. - Münazara yaptığımızda bir mesele hakkında ihtilaf edersek senin veya benim haklı olduğuma kim hükmedip arabulucu olacak, -Kimi istersen olsun!. Dahhak hakeme razı olmuştu artık. İmam-ı A'zam Hazretleri Dahhak'ın adamlarından birine: - Şuraya otur bakalım, ihtilaf edersek, ihtilaf ettiğimiz mesele hakkında bizim aramızda hakemlik yapacaksın, dedi.Sonra da Dahhak'a dönerek: - Aramızda bunun hükmüne razı mısın? Diye sordu. O da razı olduğunu söyleyince Hazreti İmam-ı A'zam: - İşte hakemliği sen de caiz gördün, kabul ettin. Bir de Hazreti Ali ve Muaviye arasında hakemliği caiz görmüyorsun, deyince, Dahhak buna diyecek bir şey bulamadı, sustu ve kendi kendine biraz bekledikten sonra da çekip gitti. *** |
SÖZÜNDE DURMAK Peygamberimize henüz peygamberlik gelmemişti. Mekke'de Muhammed-ül Emin olarak bilinirdi. Birgün bir arkadaşıyla buluşmak üzere bir mahal tesbit etmişlerdi. Ta'yin edilen yere Muhammedül emin ta'yin edilen saatte vardı. Fakat arkadaşı verdiği sözü unutmuştu. İki gün sonra arkadaşı sadece verdiği sözü yerine getirmek için tayin edilen yere geldiğinde, Muhammed-ül Emin'i orada bekler vaziyette bulup hayretler içinde kaldı. Adam Hazreti Muhammed (S.A.V.) den özür dilemek istediğinde, O : - Ben sadece vazifemi yaptım. Seni burada bekleyeceğimi söylemiştim ve bekledim. Ben senin başına bir hal gelmiştir diye üzülmüştüm, diyerek onun gönlünü aldı ve ismine layık olduğunun bir kere daha ispat etti. *** |
MİSAFİR GELMEYİNCE ÜÇ AY BİR ŞEY YEMEDİ Hazreti İbrahim Halilullah misafiri çok severdi. Hatta bir defasında misafirsiz yemek yemeyeceğim diye nezretmişti. Evinde her zaman misafir bulundurur, misafir gelmezse kendisi arar bulur yine misafirle yemek yerdi. Hikmeti ilahi bir defa öyle oldu ki, tam bir ay misafir gelmedi. Hz. İbrahim de misafirsiz yemek yemeyeceklerine dair nezrettikleri için bir ay yemek yemedi. Bir ay sonra da misafir gelmeyince kendisi aramaya çıktı. «Acaba benim gibi misafire itibar eden bir kimse daha var mıdır?» diye düşünerek gidiyordu. Bir misafir bulmak için hayli yol katettikten sonra bir de baktı ki oralarda bir adam daha gezmekte. Ona: «Ne arıyorsun buralarda?» diye sordu. O zat: “Misafirsiz yemek yemeyeceğim diye nezrettim, üç yıldan beri bir misafir gelmedi, misafir aramaya çıktım. Şimdi Allah seni gönderdi. Buyurun eve gidip yemek yiyelim” diyerek Halilürrahmanı evine davet etti. Hazreti İbrahim hayrete düşmüştü. Kendisi bir aydır açtı ama, o zat üç aydan bu yana bir şey yememişti. Eve gittiler Allah ne verdi ise yediler, sohbet ettiler, ibadet ettiler, ayrılma zamanı geldiğinde o zat-ı şerif bir odanın kapısını açarak: “Bu içerdeki kıymetli şeylerden ne beğenirsen al!” dediğinde, Hazreti İbrahim, «Bana dua eyle» dedi. Fakat o çok zamandan beri dua etmediğini ve Allah'a dua etmeye de artık dilinin varmadığını söyleyerek kendisini mazur görmesini diledi. Hazreti İbrahim: «Niçin duayı terkettiniz?» diye sordu. O: Senelerdir Allah'tan bir isteğim var, Allah o isteğimi yerine getirmedi. Ben de demek ki benim duam kabule şayan değil ki Cenab-ı Allah kabul etmiyor diye bir daha dua edemiyorum.» dedi. Hz. İbrahim isteğinin ne olduğunu sorduğunda o mübarek zat,: «Allahın Resülü Halilürrahman dünyada benim zamanımda yaşıyormuş. Fakat bu zamana kadar onu görmek nasip olmadı. Allah dan Onu bana göstermesini istedim o da kabul edilmedi.» dediğinde Hazreti İbrahim: “Ey Allahın aşık sadık, kulu müjdeler olsun sana, Allah senin duanı kabul etti. İşte ben Halilullah İbrahim nebiyim. Cenab-ı Allah bu güzel ahlakından dolayı beni senin evine misafir etti. Ben de bir aydan beri misafirsiz yemek yemeyeceğim diye aç gezdim ve bir misafir aramak kasdıyla yola çıkmıştım. Demek senin duan kabul olunduğu için Allah beni ta buralara kadar getirip seninle görüştürdü.» buyurdu. Cenab-ı Allah misafire olan hürmetinden dolayı onun evine peygamberini göndererek memnun etmişti. *** |
HAZRETİ ALİ'NİN KAFİRİ AFFI Bir harpte Hazreti Ali (r.a.) bir kafirle çarpışıyor ve kafir usta bir savaşçı olduğu için bir türlü mağlup edemiyordu. Tam karşı karşıya geldikleri bir sırada hazreti Ali «Ya Allah!» diyerek kafirin üzerine hücum edip yere yatırdı. Çıkıp göğsü üzerine oturduktan sonra hançerini çıkarıp geberteceği sırada kafir hazreti Ali'nin yüzüne tükürdü. Kafir bunu Hazreti Ali gazaba gelsin de daha çabuk öldürsün diye yapmıştı. Hazreti Ali hemen kafirin üzerinden kalkarak onun da ayağa kalkmasına müsaade etti. Kafir şaşırmıştı.. «Ya Ali, ben seni kızdırmak için yüzüne tükürdüm sense beni tam öldüreceğin sırada serbest bıraktın. Bunun sebebi nedir?» diye sordu. Hazreti Ali kafire şu cevabı verdi: «Ben bu harp meydanında Allah rızası için çarpışıyorum. Sen yüzüme tükürdüğün zaman içimde sana karşı bir hissi nefret belirdi, seni öldürmüş olsa idim Allah için değil de nefsime yapılan hakaretten dolayı öldürmüş olacaktım. Bundan dolayı seni öldürmekten vazgeçtim.» dedi. Kafir hazreti Ali'nin bu alicenaplığına hayran kalarak İslamiyeti kabul edeceğini ve İslam dinini tarif etmesini istedi. Hazreti Ali İslamiyet'in şartlarını öğretip adam şehadet kelimesi getirerek müslüman oldu. *** |
HAZRETİ ÖMER'İN BİR ÖRNEK HAREKETİ Hazreti Ömer (R.A.) Hilafeti zamanında 400 dirhem paraya muhtaç olmuş ve bu parayı da Abdurrahman Bin Avf hazretlerinden istemişti. Abdurrahman bin Avf hazretleri Hazreti Ömer'e para yerine şu telkinde bulundu: -“Ya Ömer! Parayı benden mi istiyorsun? Halbuki Beyt'ü! Mal senin elindedir... Parayı oradan al, sonra iade edersin...” Hayatı adalet timsali olan hazreti Ömer, Abdurrahman bin Avf hazretlerine şu cevabı verdi: -“Ya Abdurrahman! Parayı senden istiyorum... Zira bir emri ilahi vukuunda veya borcu ödeyememe gibi bir durumda seninle helallaşmak kolay olur. Ya mirasımdan bir miktar ayırtırım, yahut helallaşırım. Ama ben bu borçlanmayı devlet hazinesine yaparsam, bütün müslümanlarla hellallaşmak lazım gelir ki, bu da mümkün değildir. O takdirde ne benim mirasım bunu ödemeye kafi gelir, ne de sevabım ahirette beni kurtarır. Bu kadar ağır bir yükün altına girmeye cesaret edemedim, ya Abdurrahman!” *** |
HACIBAYRAM VELİ'NİN KERAMETİ Hazreti Fatih'in babası ikinci Murat Üstadı Hacıbayram Veli' ye «Hocam dua buyursanız da İstanbul'un fethi bize nasip olsa» dediğinde O, “Sultanım Allah ömrünüzü uzun kılsın. Lakin İstanbul'un fethini ne siz göreceksiniz, ne de biz göreceğiz. İstanbul'un fethini şu çocuk ile şu köse görecekler” buyurarak yanlarında daha dört yaşında bulunan Mehmet'i ve onun üstadı Akşemseddin hazretlerini gösterdiler. Vakıa Hacı Bayram Veli'nin dediği gibi Mehmet büyüdü, Fatih ünvanına erişti, Köse ise Akşemseddin hazretleri İstanbul'un manevi fatihi olarak tarihe geçti. Allah ruhlarını mukaddes kılsın. *** |
ANA SÖZÜ DİNLEMEYENİN HALİ Bir kadının bir oğlu vardı, oğlundan başka kimsesi de yoktu. Bütün günlerini onunla geçirir, varı yoğu oğluna en ufak bir zarar gelmesini istemezdi. Kadının bu oğlu birgün tutturdu , illa da hacca gideceğim diyor başka birşey demiyordu. Annesi ağlamaya başladı. Çünkü oğlunun yanından ayrılmasına tahammül edemeyeceği gibi o gittiği takdirde yapayalnız kalacak ve kimsesizlikten belki de perişan olacaktı. " Oğlum! Mekke dediğin şurası değil ki, ne zaman gidip geleceksin. Sen gittikten sonra ben ne yapacağım, etme eyleme " diye yalvardıysa da, oğlu kararında ısrar etti ve hacca gitmek üzere yola çıktı ama, ananın da yüreği yanık kaldı. Yalnız kalan anne üzgün bir kalple şöyle dua etti: " Ya Rabbi, oğlumun ayrılığına dayanamayacağırn... Söz dinletemedim, onu bir ikaz et de geri dönsün. " Oğul ananın bu yakarışlarından habersiz olarak yoluna devam ediyordu. Bir gece bir şehirde konuklamak için kalmaya karar verip kapısı açık olan bir mescide girdi. O şehirde de azgın bir hırsız evlere dadanmış, ne bulursa çalıyor, fakat hırsızı bir türlü yakalıyamıyorlardı. O gece gene hırsız bir eve girip mal çalmış ve kaçmıştı. Hırsızı takip etmeye başladılar, hırsız kaçıyor takipçiler onu kovalıyorlardı. Derken hırsızın izini kaybettiler. Takipçiler buraya girmiş olabilir diye camiye daldılar. Baktılar ki orada bir adam var. Olsa olsa budur diyerek adamı yaka-paça reisin huzuruna çıkardılar. Çünkü hergün hırsızlık vukubulduğu halde birtürlü yakalayamıyorlardı. Bu sefer tamam dediler, bu şehri kasıp kavuran hırsız budur. Hırsızın gözünün oyulmasına karar verdi mahkeme. Gözlerini oyup bir merkep üzerine sardılar ve gündüz halkın en kalabalık olduğu bir, zamanda şehirde gezdirmeye başladılar. Hırsızı yani anasının sözünü dinlemeyen ve hırsız zanniyle yakalanan o genci gezdiren tellal şehir halkına teşhir ediyor ve " ey ahali işte sizin canınızı yakan, malınızı çalan hırsız nihayet yakalanmıştır; bundan sonra rahat edeceksiniz " diye bağırdıkça, genç, tellala şöyle bağırmasını rica ediyordu: «Ey ahali işte anasının sözünü dinlemeyip de illa ben hacca gideceğim diye yola çıkanın hali budur» diye bağır diyordu ama derdini ta baştan kimseye anlatamamıştı ki tellala anlatsın. Bütün şehri dolaştırdıktan sonra genci şehrin dışında bir yol kenarına attılar. Oradan geçenler genci memleketine getirdiler, evini bulmasını temin ettiler . Genç adamcağız kendi evlerinin kapısına gelince «Hu!» di ye seslendi. Tabii ki aradan hayli zaman geçtiği için saçı sakalı uzamış, üstübaşı yırtılmıştı. Kapıyı açan yaşlı kadın, oğlunu tanıyamadı. Bilmiyordu ki kapıya dilenci halinde gelen arkasından «Ya Rabbi oğlumu azarla da geri dönsün» diye yalvardığı kendi oğluydu.«Sapa-sağlam adamsın... Dileneceğine çalışıp da kazansana!» dedi. Genç, «çalışamam, gözlerim kör» deyince, yaşlı kadın, «ne oldu gözlerine?» diye sordu. Genç, «Ne olacak, annemin hatırını kırdım, sözünü dinlemedim Allah da benim gözlerimi aldı» diye cevap verince, kadın anladı karşısındakinin oğlu olduğunu, başladı hüngür hüngür ağlamaya... «Ya Allah'ım! Duam ağır olmuş.. ben onun gözlerinin kör olması için dua etmemiştim» diye Allah'a yalvarmaya başladı. Kadına gelen ilahi bir ses : «Onun suçuna karşılık biz sadece gözlerini kör ettik, aslında anaya asi olanın, cezası daha ağırdır. O buna şükretsin»diyordu. Kadının oğlu dönüp gelmişti ama gözleri kör olduğundan hiç bir iş yapamıyordu. Kadın çok dua etti Allah'a... AIlah'ın iyi bir kulu imiş ki, duası kabul olunarak gencin gözlerini Cenab-ı Allah iade etti... *** |
İLİM VE HOKKABAZLIK İmam-ı A'zam, medreseden çıkıp evine giderken yol kenarında bir canbazın ip üstünde birtakım numaralar yaparak halkı meşgul ettiğini görüp kendisi de seyretmeye başladı. Talebeler İmam'ın bu hareketine hayret etmişlerdi. Onlar da hocalarının etrafını sardılar. Talebelerinin başına toplanmasını bekleyen İmam-ı A'zam: - Hepiniz beni dinleyin. Gelmeyenler de gelsin, dedikten sonra onlara şu konuşmayı yaptı: - Şüphesiz ki, bu cambazların yaptığı iyi bir şey değildir. Bunlar halkı kandırarak onlardan para topluyorlar ve böylece daha iyi yoldan rızık temin etmek varken kötü yoldan rızıklarını bulmaya çalışıyorlar. Fakat bunlar kötü olan bir sanatı adi bir varlık olan dünya malı ve para pul için yaptıklarından bunların yaptıkları yine bir dereceye kadar günahtır. Ama, siz ulvi olan ilahi ilmi, dünya malı ve para pul için kullanır, halkı bu yolla aldatır zengin oImanın yoluna bakarsanız hiç şüpheniz olmasın ki, sizinki bunlarınkinden daha adi bir hareket olur. Çünkü siz kıymetli bir şeyi, kötü bir şeyin kazanılmasında kullanmış olacaksınız. *** |
HZ. ÖMER'İN NİL NEHRİNE MEKTUBU Hz. Ömer halife iken Amr bin As (r.a.)'ı Mısır'ın fethi için vazifelendirmiş, Mısır fetholunduktan sonra da onu Mısır'a vali tayin etmişti. Birgün Mısır halkı valinin huzuruna çıkarak şöyle dediler: “Ya Amr, Nil nehrinin bir adeti vardır, o adet yerine getirilmezse nehrin suyu çoğalmaz kesilir... Halk da açlık sıkıntısı ile karşı karşıya kalır” dediler. Amr bin As hazretleri : “O adeti nedir?” diye sordu. Onlar: “Biz her sene bir fakiri altın ve paralarla kandırır, çocuğunu Nil nehrine atarız, ondan sonra nehrin suyu çoğalır, halk da ondan istifade ederek kazanç sağlar” dediler... Amr bin As hazretleri bu cahiliyetten kalma bir adettir diyerek buna müsaade etmedi ve Halife Hazreti Ömer'e meseleyi anlatan bir mektup yazdı. Hazreti Ömer, Valiye yazdığı cevabi mektupta «Kabul etmemekle çok iyi etmişsin. Sana gönderdiğim mektupla bir mektup daha gönderiyorum, onu Nil nehrine at» dedi. Hazreti Ömer'in Nil nehrine yazdığı mektupta şöyle yazılı idi: “Ya Nil akacaksan Allah'ın izniyle daha evvel nasıl akıyorsan öyle ak! Eğer akmazsan kıyamete kadar bir daha akma!” Hazreti Ömer'in Nil nehrine yazdığı mektubu vali nehre attı... Ertesi günü nehrin sularının onaltı metre yükseldiği görüldü! *** |
SALAVATIN EHEMMİYETİ Bir zahid Efendimiz (Sallalahü aleyhi vesellem)'i rüyada gördü.Peygamberimiz ona dönüp bakmıyordu bile... Zahid: - Ya Resulallah! Sen beni tanımıyor musun? Dedi. Efendimiz . - Tanımıyorum, buyurdular. - Sen bana dargın mısın ya Resulullah!? Dedi. Efendimiz: - Dargın değilim, buyurdular. O zaman zahid: - Ben fülan zahidim, dedi. Resulüllah (S.A.V.): - Ben seni tanımıyorum, buyurdu. Zahid: - Ya Resulellah! Ben ulemadan işittim; buyururlar ki, Nebi ümmetini, ana-babanın evlatlarını tanıması gibi bilir, derlerdi. Peygamber Efendimiz: - Ulema doğru söyledi! Nebi ümmetini ana-babadan daha iyi bilir, lakin nebiye salavat okuyan ümmetini bilir, buyurdu. Bu hadiseden o zahidin peygamberimize salavat getirmeye lüzum görmediği ve peygamberimizin onu ikaz ettiği anlaşılmaktadır. . . *** |
İMAN EDENİ ÖLDÜRDÜ Eshaptan Ebukatade'nin kumandanlığında bir harp yapılıyordu. İslam ordusunda bir de münafık vardı. Bu münafık hakikatte Allah için değil, kan davası güttüğü bir adamı öldürmek için harbe iştirak etmişti. Hakikaten savaş meydanında, hep müşriklerin ordusunda bulunan o kan düşmanının peşini takip ediyor ve her fırsatta onu öldürmek istiyordu. Bir ara tam karşı karşıya geldiler. Münafık daha avantajlı durumda idi. Kılıcını çekip müşriğin üzerine hücum ettiği zaman o: - Eşhedü enla İlahe İllallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resulühü, deyip müslüman oldu. Fakat münafık onun bu sözlerine hiç kulak bile vermeden başını kesti ve yere serdi. Adam ölmüştü. Bunu gören bazı eshap üzüldüler ve durumu harpten döndüklerinde Peygamber Efendimize bildirdiler. Hazreti Resul: - İman eden bir kimseyi niçin öldürdün? Diye sordu. Münafık: - Ya ResuluIlah o kalben iman etmemişti, sadece ölümden kurtulmak için dille söyledi, dedi. Peygamberimiz: - Kalbini yarıp baktın mı? buyurunca, münafık: - Kalbini yarsan ne çıkardı? Kalb bir et parçası değil mi? Dedi. Bunun üzerine Resulüllah çok hiddetlendi ve: - Sen kalbden anlamaz, dile inanmazsın. Nasıl olacak böyle, buyurdu. Bu sefer münafık korktu ve : - Ya ResulüIlah, beni Allah affetsin, dedi. Peygamber Efendimiz onun imanı hakiki sahibi olmadığını bildiği için: - Allah seni affetmesin, buyurarak huzurundan kovdu. *** |
KAZA VE KADER Kaza ve kader mevzuunda çok fikirler ileri sürülmüş ve birçok ilim adamı bu meselede beyinlerini zorlayarak Allah korusun küfre kadar gitmişlerdir. Bu mevzuda ta Hazreti Ali zamanında görüşler ortaya atılmaya başlanmış ve mevzuya açıklık getirilmesi istenmiştir. Birgün bir ihtiyar Halife Hazreti Ali'nin huzruna çıkarak şöyıe sordu: - Bizim Şam'a (Sıffin Harbine) yürümemiz Allah'ın kaza ve kaderiyle miydi? Bunu bize söylermisin? Hz. Ali şu cevabı verdi: - Nebatları, çimenleri bitiren, mahlukata can veren Allah aşkına derim ki, hangi yere ayak bassak ve hangi yere konsak bu ancak Allah'ın kaza ve Kaderiyle değil de nedir? - Öyle ise bizim Yorulmamız boşuna, bizim için mükafata, ecir, ve sevaba hak kazanmak yok gibi. - Ey ihtiyar, siz giderken Allah size gidişiniz için büyük ecir verdi. Dönüşte de dönüşünüz için ecir verdi. Çünkü siz bunları yaparken zorla yaptırmış buna mecbur edilmiş değildiniz. Bunları arzunuzIa yaptınız. - Bizi kaza ve kader sevketmedi mi? - Yazık! Sen, kaza sana yapıştı, kader sana sarılıp takıldı sanıyorsun. Eğer iş öyle olsaydı, sevap ve ıkab batıl olurdu. Vaad ve vaide, emir ve nehye lüzum kalmazdı. Günah işleyene Allah ıkab etmez, iyilik sahibini de öğrenmezdi. İyilik yapan öğülmeğe, kötülük yapandan daha layık olmazdı. Kötülük işleyende yerilmeğe, iyilik yapandan daha müstahak sayılmazdı. Bu gibi saçma sözler putlara tapanların, şeytanın ordularının, yalancı şahitlerin, doğru görmeyen körlerin sözleridir. Onlar bu ümmetin Kaderiyesi ve Mecusileridirler. Allahü Teala kulları muhayyer bırakmak suretiyle emretti. Sakındırmak için de nehyetti. Kolay olan şeyleri teklif etti. Zorlayarak isyana, boynundan çekerek itaata mecbur etmedi. İnsanlara peygamberleri boşu boşuna göndermedi. Gökleri, yerleri ve bunlar arasında olan şeyleri boş yere yaratmadı. Böyle şeyler kafirlerin zanlarıdır. Yuh olsun kafirlere, onlara cehennem var! Bunun üzerine yine sordular: - Öyleyse bizi sevkeden kaza ve kader nedir? - O, Allah'ın emri ve hükmüdür, dedi ve arkasından şu ayet-i kerimeyi okudu. «Rabbin ancak O'na tapmanızı emir buyurdu.» İhtiyar sevinerek kalktı ve: - Sen o zatsın ki ,itaatı sayesinde kıyamet günü Allah'ın rızası umulur. Dinimizin anlıyamadığımız yerini bize açıkça izah ettin. Allah sana bunun en güzel ecrini versin. *** |
ŞAŞI İNSAN VE PEYGAMBERLERE İMAN Hoca Muslihıddin efendi talebe okutuyordu. Talebelerinden birisi şaşı gözlü idi, yani biri iki görürdü. Hoca efendi talebelerine bir misal anlatmak için dolabın içine bir şişe koymuştu. Şaşı olan talebeye, «Zeynel efendi dolapta bir şişe var, onu bana ver!» dedi. Zeynel efendi «hocam burada iki tane şişe var hangisini vereyim» dedi. Hoca Muslihiddin «Hayır! Orada iki değil bir şişe var» dediyse de talebe biri iki görüyor ve dolapta iki şişe olduğunu ısrarla iddia ediyordu. Hoca Muslihıddin efendi «madem ki iki şişe var, birisini kır da öbürünü bana getir» dedi. Talebe şişenin birini kırınca ötekisinde, yok olduğunu gördü. Muslihiddin Efendi talebelerine «görüyorsunuz değil mi? İşte peygamberlerin birine inanıp birine inanmayan bu şaşı arkadaşınız gibidir. Halbuki peygamberlerin tamamı bir sayılır, yani birine inanmak diğerine de inanmayı icabettrir. İsa peygamber ne demişse Musa peygamber de onu söylemiştir. İbrahim peygamber ne söylemişse bizim peygamberimiz hazreti Muhammed de aynı şeyi söylemiş ve hepsini kabul etmiştir. Peygamberlere inanmak mevzuunda hıristiyanlar bu şaşı arkadaşınız gibi oluyorlar.» buyurdu… *** |
KADER Yahudillin biri Ali Kerremellahü Veche'ye: «ya Ali, mademki, kaderde ne varsa o olur diyorsun, kendini şu yardan aşağı atsana!..» Dedi. Hazreti Ali: «Niçin atacağım kendimi?» diye sorunca, Yahudi «Kayadan düşüp öleceksin, nasıl olsa başına gelecek; ölmeyeceksen zaten ölmeyeceksin demektir. Kaderde ne varsa o olur» dedi. Hazreti Ali ona şu cevabı verdi: “Yardan aşağı kendimi atarsam ne olacağım benim için meçhul Allah için malumdur. Ben bilmediğim bir meseleye lüzumsuz yere tevessül edersem, bu Allah'ı imtihan etmek olur ki, bir kulun Allah'ı imtihan etmeye, bir talebenin hocasını imtihan etmeye hakkı yoktur. Demek ki, şu anda kaderde seninle bu meseleyi konuşmak varmış da, benim kendimi kayadan atmam yokmuş. Eğer kader tecelli ederse ben zaten kendimi yardan aşağı atarım” dedi. Tabii bu veciz cevabı karşısında yahudi cevap verecek bir şey bulamadı. *** |
BEN ZENGİNİN PARASINI ALIRIM İbrahim Edhem Hazretlerine adamın biri bir miktar para vermek istedi. O: «Ben zenginin verdiğini alırım fakirsen verdiğini almam» dedi. Para vermek isteyen adam, zengin olduğunu söyledi. İbrahim Edhem, kaç lirasının olduğunu sordu. Adam: «İki bin altınım var!» dedi. O, “Bu paranın dörtbin olmasını ister misin?” diye sordu. Adam, “isterim” dedi. “Altı bin olmasını ister misin?” dedi. Adam, yine “İsterim” deyince İbrahim Edhem Hazretleri: «Bir de zenginim diyorsun. Sen zengin falan değilsin. Zengin olsan daha fazlasına ihtiyacın olmazdı. Demek ki sen züğürtsün. Git bunları da o paralarının üzerine koy da biraz artsın» dedi ve adamın verdiği parayı almadı. Adam, İbrahim Edhem Hazretlerinin istediği zenginliğin ne olduğunu bilmiyordu. Elinde parası olmakla hakikaten zahiren zengindi ama, gönül zenginliği yoktu. O velinin aradığı ise asıl kalb ve gönül zenginliği idi... *** |
BEHLÜL'E GÖRE ÜÇ KAFA Behlül Dana hazretleri birgün pazara üç tane kuru kafa getirerek satmaya başlamış ve her üçüne de ayrı ayrı fiat takdir etmişti. Bu kafaları kaça satıyorsun diyenlere birini bir paraya birini on paraya birini de ağırlığınca paraya sattığını söyledi. Behlül'ün bu tuhaf hareketlerini seyredenlerden biri dayanamayarak. «Ey Behlül bunların üçü de kurumuş kafalar olduğu halde sen üçüne de ayrı ayrı fiat biçiyorsun, bunların birbirlerinden ne farkı var ki,» dedi. Behlül Dana hazretleri bundaki esrarı şöyle anlattı: «Şu birincisi taş kafadır. Bunun değeri hepsinden düşük. Çünkü bu hiç nasihat dinlemez ve ihtiyaç da duymaz. İkincisi,yani on paralık kafa ise nasihat dinler ama tutmaz... Bir tarafından girer öbür tarafından çıkar. Bunun adı da boş kafadır. Üçüncüsü ise tam kafadır. Hem dinler, onunla amel eder hem de başkasına öğretir. İşte en kıymetli kafa budur. Bunu da ağırlığınca paraya veriyorum.» dedi. Tabii ki bunda anlayanlar için büyük hikmetler gizlidir. Velilerin hareketi ilk nazarda tuhaf gibi olsada çok değerlidir aslında... *** |
İSLAMDA KAYIRMA OLMAZ Hazreti Ömer, hilafeti zamanında, yanında oğlu Abdullah ve Hz. Hasan olduğu halde Medine sokaklarında dolaşıyorlardı. Bir sokaktan geçerken gayet zayıf kalmış, bakımsız bir çocuk görüp, «Bunun hiç kimsesi yok mu acaba? Nasıl insan bunlar çocuğa hiç bakmamışlar» dedi. Oğlu Abdullah, «Baba tanıyamadın mı? O senin torunun, benim de kızımdır.» deyince, Hz. Ömer kızdı ve «Yazıklar olsun sana!..» dedi. Babasının öfkelendiğini anlayan oğlu, «Baba ne yapayım, sen halifesin bana biraz daha fazla imkan versen çocuğa daha iyi bakardım. Elindeki imkanları kullanıp bana daha fazla fırsat vermiyorsun ki.» dedi. Bu söz üzerine Halife: «ValIahi oğlum, diğer müslümanlara yaptığımdan daha fazlasını sana yapamam. Onlara ne yapıyorsam sana da ancak o kadar yapabilirim. Bunu böyle bil!» dedi. *** |

