Free Web Site - Free Web Space and Site Hosting - Web Hosting - Internet Store and Ecommerce Solution Provider - High Speed Internet
Search the Web
HAK YOL İSLAM

 

www.hakyolislam.5u.com

subglobal1 link | subglobal1 link | subglobal1 link | subglobal1 link | subglobal1 link | subglobal1 link | subglobal1 link
subglobal2 link | subglobal2 link | subglobal2 link | subglobal2 link | subglobal2 link | subglobal2 link | subglobal2 link
subglobal3 link | subglobal3 link | subglobal3 link | subglobal3 link | subglobal3 link | subglobal3 link | subglobal3 link
subglobal4 link | subglobal4 link | subglobal4 link | subglobal4 link | subglobal4 link | subglobal4 link | subglobal4 link
subglobal5 link | subglobal5 link | subglobal5 link | subglobal5 link | subglobal5 link | subglobal5 link | subglobal5 link
subglobal6 link | subglobal6 link | subglobal6 link | subglobal6 link | subglobal6 link | subglobal6 link | subglobal6 link
subglobal7 link | subglobal7 link | subglobal7 link | subglobal7 link | subglobal7 link | subglobal7 link | subglobal7 link
subglobal8 link | subglobal8 link | subglobal8 link | subglobal8 link | subglobal8 link | subglobal8 link | subglobal8 link

Dini Kıssalar

 

126-150 ARASI KISSALAR

 

NAMAZIN EHEMMİYETİ

Hazreti Hüseyin henüz süt emmekte idi, hastalanmış sabaha kadar uyumamıştı... Sabaha doğru biraz uyur gibi olmuş, hazreti Fatıma Validemiz de vakitten istifade ederek sabah namazını kılıp yatmışlardı. Mescid-i Şerifte sabah namazını kıldıran Resul'ü Ekrem Efendimiz adeti üzere kızı Fatıma'nın seadetli evine teşrif etmişlerdi. Hazreti Fatıma'yı uyur vaziyette görünce onu sabah namazını kılmadan yatmış sanarak “Ey kızım Fatıma, Peygamber kızıyım diye sakın namazı terketme! Beni hak Peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, namazını vaktinde kılmadıkça cennete gireceğini zannetme!” buyurmuşlar ve namazın hiçbir suretle ihmal edilemeyeceğini beyan buyurmuşlardır. Ondan sonra hazreti Fatıma “Canım babacığım, sabaha kadar uyumadım... Sabah namazını kılıp da yattım...” deyince, Peygamber efendimiz “Müjdeler olsun sana ya kızım Fatıma, Ahirette böyle sıkıntılar görmeyeceksin buyurdular.

***


HZ. ÖMER'İN OĞLUNA SOPASI

Hazreti Ömer'in oğlu hastalanmıştı. Doktora götürdüler. Doktor ise Yahudi idi. Yahudi bakalım Halife kendi oğluna da İslamın emrini tatbik edecek mi diye Hazreti Ömer'in oğluna sarhoş edici bir madde içirdi. Onu ilaç zannederek içen Halifenin oğlu kendinden geçtikten sonra yahudinin teşvikiyle kızına da zina etti. Muradına eren Yahudi sokağa çıkıp:

- Ömer'in oğlu benim kızıma zina etti, diye bağırmaya başladı. Dedikodu her tarafa yayılıyordu. Hazreti Ömer, meseleyi tahkik ettirdiğinde hakikaten oğlunun Yahudinin kızına zina ettiğine kanaat getirdi ve yüz sopa vurulmasına karar verdi.

Hazreti Ömer:

- Zina eden benim oğlum olduğu için sopayı ben vuracağım, dedi ve seksen sopa vurunca oğlu öldü. Yirmi sopa da oğlunun ölüsüne vuran Halife ağlamaya başladı. Diğer eshap:

- Ya Ömer ağlama, şeriatın emridir, diye teselli etmeye başladıklarında O :

- Ben oğlum öldü diye ağlamıyorum. Ben sopayı ona vururken acaba içime babalık merhameti doğdu da yavaş vurdum mu diye ağlıyorum. Eğer öyle oldu da, yarın Allah bana bunun hesabını sorarsa ne cevap vereceğim diye ağlıyorum, dedi.

O gece Hz. Ömer'in oğlunu rüyada yüksek mertebelere erişmiş görenler, bu mertebeye nasıl eriştiğini sordular. O:

- Babamın ölüme vurduğu yirmi sopa beni bu mertebeye ulaştırdı, diye cevap verdi.

***

 

KOMŞU HAKKINA DİKKAT

Ashaptan hazreti Mücahit (RA.) Abdullah b. Ömer (RA.) ile alakalı şahit olduğu bir hadiseyi şöyle nakleder:

Ben Hattab oğlu Ömer'in oğlu Abdullah'ın yanında idim. Ömer b. Abdullah (R.A.) oğluna bir koyun kestiriyordu. Koyunun kesilmesi için emir verdikten sonra oğluna: «Oğlum yahudi komşumuzu da unutmayasın!» diye emir verdi ve bu emri koyun kesilip hazırlanıncaya kadar üç defa tekrarladı.

Babasının aynı sözü tekrarlayıp durmasından sıkılan oğul, «Baba, anladım. Yahudi komşumuza da pay ayır diyorsun. Bunu tekrarlayıp durmanın ne manası var! Ben bu zamana kadar ki senin hiçbir emrine itaatsizlik ettim mi? Bütün mesele, koyun kesildikten sonra komşu yahudiye bir parça et verilmesi değil mi?» deyince, Hazreti Ömer oğlu Abdullah'ın elinden tutup yüzünü kendisine doğru çevirdikten sonra şöyle dedi:

«Oğlum komşu hakkı hususunda Peygamberimiz öyle çok tekrarda bulunurdu ki, biz nerede ise komşumuzu malımıza ortak kılacak sanırdık. Sen neden bahsediyorsun!.»

***



PARMAKLARINDAN FIŞKIRAN SU

Enes radıyallahü anh anlatıyor:

Peygamber aleyhisselamı ikindi namazının yaklaştığı bir sırada gördüm. Abdest için su aradılar, fakat bulamadılar. Nihayet kendisine içinde bir miktar su olan bir kap getirdiler. Allah'ın Resulü mübarek elini bu kabın içine koydu ve insanlara bu sudan abdest almalarını söyledi. Bu arada Peygamber aleyhisselamın parmakları arasından su fışkırdığını görmüştüm. Orada bulunan kimselerin hepsi hatta bunlardan sonra bile abdest alaınlar oldu.

Enes radıyallahü anh bir soru üzerine, orada bulunup abdest alanlann sayısının üç yüz civarında olduğunu söylemiştir.

***


HZ. ÖMER (R.A.)'IN MESULİYETİ

Emirül-Mü'minin hazreti Ömer halife olmuştu... Eshaptan Ebu Ubeyde hazretleri O'nu ziyarete gitti. Hazreti Ömer'in huzuruna çıktığında O'nu ağlar vaziyette bulup sebebini sordu. «Ey mü'minlerin halifesi! Seni ağlatan nedir? Bir çaresi varsa halline çalışalım» dediğinde hazreti Ömer (r.a.) şöyle buyurdu:

«Ya Eba Ubeyde ben ağlamayayım da kim ağlasın? Öyle ağır bir yükün altına girdim ki Dicle kenarında bir oğlağın ayağı kırılsa benden soruIacak... Önce Allah (c.c.) hazretlerine kendi nefsimin, daha sonra da mükellef bulunduğum hükmüm altındakilerin hesabını vereceğim. Ben ağlamayayım da kim ağlasın?»

***


BESMELENİN KERAMETİ

Dinine bağlı bir kadının güzel bir alışkanlığı vardı: Bir işe başlarken daima besmele çeker, besmelenin kudsiyetine inanırdı. Bu kadıncağızın bir de dinine pek bağlı olmayan ve dini hususlarla alay eden bir kocası vardı ki, o da karısının her işinde besmele çekmesine içerler «ne lüzumu var her zaman bismillah deyip durmanın» derdi kendi kendine... Birgün ben bu karıma bir oyun yapayım da öğrensin her zaman besmelenin bir işe yaramadığını diye düşündü ve karısına bir kese altın verip:

«Kancığım bunu sağlam bir yere sakla ki kaybolmasın» diye tenbih etti.

Kadın yine kocasının elinden parayı alırken «Bismillah» deyip, parayı saklamak için sandığa doğru yürüdü... Kocası da gizlice onu takip ediyordu. Kadın gene «Bismillahirrahmanirrahim» deyip parayı sandığa koyup ağzını kapattı.

Aradan bir iki gün geçtikten sonra adam kadının haberi olmadan sandığı açtı ve içinden para kesesini alıp dışardaki su kuyusuna attı. Ondan sonra da gelip karısına «Hanım para lazım oldu, şu parayı getirsene» dedi. Adam karısının parayı sandıkta bulamayacağını ve dolayısıyla da besmele çekmenin bir faide temin etmediğini anlayacağını düşünüyordu.

Kadıncağız «Bismillahirrahmanirrahim» diyerek sandığı açtı ve keseyi almak için elini uzattı ki, kese ıslaktı. Kadın şaşırmıştı. Bu keseye sandığın içinde ne oldu da ıslandı diye düşünüyordu. Fakat kadının kocası ondan daha fazla hayret içinde kalmıştı. Çünkü biraz evvel para kesesini dışardaki kuyuya bizzat kendisi atmıştı. Vaziyeti gördükten sonra adam meseleyi kadına anlattı, çünkü sabredecek durumda değildi:

«Karıcığım keseyi ben kuyuya atmıştım, fakat besmelen seni mahcup olmaktan kurtardı. Artık ben de besmelenin kerametine inandım, beni affet!» dedi, karısına...

***

 

YAHUDİNİN İMANI VE ALTIN

İsa Aleyhisselam bir Yahudi ile yola çıkar. Yanlarına ekmeklerini de almışlardı. Fakat Hz. İsa'nın iki, Yahudinin ise üç ekmeği vardı. Yahudi, Hz. İsa'ya göstermeden ekmeğin birini yedi, İsa aleyhisselam, Yahudinin üç ekmeği olduğunu biliyordu. «Senin üç ekmeğin vardı, biri ne oldu?» diye sordu. Yahudi, «benim ekmeğim iki idi» diyerek yalan söyledi Yollarına devam ediyorlardı. Bir cüzzamlı hastaya rastladılar. İsa aleyhisselam asası ile hafifçe bir vurunca hasta iyileşti. Yahudi bunu gördü. İsa (A.S.) yine ekmeğinin kaç olduğunu sordu. Yahudi «iki diye» cevap verdi. Biraz ileride bir amaya rastladılar İsa Aleyhisselam teveccüh etti amanın gözleri açıldı! Ekmeğin kaç idi?» diye sordu. O yine iki olduğunu söyledi. Bu minval üzere İsa Aleyhisselamın mucizelerini gördüğü halde Yahudi iman etmemekte ısrar eder ve yollarına devam ederler.

Bir müddet sonra İsa Aleyhisselam bir ağacın gölgesinde yatıp uyumaya başlar. O muhitin valisinin hasta bir kızı vardı. Ölüleri dirilten, hastalara şifa veren zatın kendi memleketine geldiğini duyup aratmaya başlar. Ağacın altında uyumakta olan İsa Ruhullahın yanına varırlar. Yahudi gelenlere ne aradıklarını sorar. Onlara meseleyi anlatıp hasta çocuğun iyileşmesi için yardımını dilediklerini söylediklerinde; Yahudi: " O sizin aradığınız benim... Getirin hastayı iyileştireyim " der. Hastayı getirdiklerinde deynekle bir vurunca çocuğu öldürür. Yahudiyi hemen Yaka-paça valinin huzuruna çıkarırlar. Çocuğu öldürdüğü için öldürün bunu!.. der vali. Bu sırada İsa aleyhisselam uykusundan uyanıp asasının kaybolduğunu görür ve biraz sonra da meseleyi öğrenir. Kerameti asada sanan yahudinin asılmak üzere olduğunu görüp:

" Bu benim arkadaşımdır. Bunu serbest bırakırsanız, çocuğunuzu biiznillah diriltirim " der. Maalmemnu niye kabul ederler. İsa, Aleyhisselam ölünün başına varıp: " Kum bi-iznillah " deyince çocuk ayağa kalkar. Ve hastalıktan da kurtulur.

İsa Aleyhlsselamın bu mu'cizesini de gören Yahudi'de hala iman alameti yoktur. İsa (A.S.) «kaç ekmeğin vardı?» diye sorar ve Yahudiden gene iki cevabını alır.Yollarına devam ederler, Bir müddet gittikten sonra beş parça külçe altına rastlarlar. Külçe altını o anda taksim etmek mümkün olmadığından İsa Aleyhisselam :

" Kimin ekmeği üçse o üç parçasını alsın, iki ekmeği olan da iki parça alsın " der. Bu zamana kadar ekmeğinin iki olduğunu ısrarla söyleyen Yahudi:

" Benim üç ekmeğim vardı. Birisini senden gizli olarak yedim. Ben üç parça almam lazım " der.

İsa Aleyhisselam " beşi de senin olsun " diyerek külçe altınları ona bırakıp gider.Yahudi sevincinden ne yapacağını şaşırır ve altınların arasında :

" Bu da benim, bu da benim " diyerek koşmaya başlar. Biraz sonra oraya iki kişi gelir, onlar da altınlara ortak olmak isteyip " biz de alacağız " derler. Yahudi bakar ki, kurtulmanın imkanı yok:

" Ben eve gidip, at ve araba getireyim. Siz ben gelinceye kadar burada bekleyin. Ben altınları kesmek için bir de tesdere alır gelirim " der ve gider. Eve varır, karısına zehirli bir börek yaptırıp atları ve arabayı alarak gelir. Tabi ki, bu işleri yapıncaya kadar biraz gecikmiştir. Öbürleri ondan şüphelenirler ve altınların tamamına sahip olmak için yahudiyi öldürürler. Öldürdükten sonra da "nasıl olsa altınlar bize kaldı. Şu böreği yiyelim de ondan sonra gideriz " deyip zehlrli böreği yerler.

Netice malum... Her üçü altınlardan istifade edemez ve dünya hırsıyla geberip giderler. Gittiği yoldan geri dönen Hazreti İsa, altınların yerinde durduğunu ve üç kişinin de bu altınlar yüzünden öldüğünü görüp, dünya nimetlerine meyletmediği çin Allah'a şükreder.

***

 

ANA HAKKI ÖDENEMEZ

Devri Nebevi'de bir sabah, Resulü Ekrem Efendimizin huzuruna varıp: “Ya Resulallah: Annem ihtiyarladı... Ben onun ekmeğini kendi elimle hazırlayıp yediriyorum. Abdestini kendim aldırıyor, namaz kılması için seccadesinin üzerine sırtımda götürüyorum; Hatta her istediği yere sırtımda götürüyorum, hiçbir yere yürümeye takatı kalmadı. Acaba evlatlık hakkını yerine getirebildim mi?” diye sordu. Sevgili Peygamberimiz, ona «sen analık hakkının yüzde birini bile ödemiş değilsin»buyurdu. Sahabi hayret etmişti.. «Niçin ey Allah'ın Resulü!» diye sormaktan kendini alamadı...

Serveri Kainat efendimiz şöyle anlattılar. «Annen seni karnında taşıdıktan sonra bir de sen büyüsün diye elinden gelen hizmeti eksiksiz yapıyordu. Nitekim senin altını temizleyerek, sırtını yıkayarak, her türlü, meşakkata katlanarak seni büyüttü. Yani sen büyüsün diye sana bakıyordu. Sense annenin ölmesini bekleyerek ona hizmet ediyorsun... Böylece hakkını tam ödemiş sayılmazsın!... Lakin bu kadar hizmet etmekle de büyük mükafat kazanırsın» buyurdular.

***



YETİM ÇOCUKLARI GÖZETMEK

Enes bin Malik (radıyallahü anh) Hazretlerinden rivayet olundu. Aleyhissalatü vesselam Efendimiz bayram namazını kılmak için hanei saadetlerinden çıktılar. Hemen gördüler ki, bir çok çocuk toplanmışlar oynuyorlar. Onlarla beraber olup da oyuna katılmayan ve ağlayan bir çocuk gördü. Elbisesi eski idi. Aleyhissalatü vesselam Efendimiz: «Ey oğul! Sen niçin onlarla beraber oynamazsın?» diye süal buyurdular. Sabi Resülüllah Efendimizi tanımadığından:

- Babam falan gazada Resülüllah ile beraberken şehid oldu.Annem başka biri ile evlendi. Annemin kocası benim malımı yedi ve evimden de çıkardı. Şu anda yiyecek, içecek ve kalacak bir şeyim olmadığından babamın yokluğunu hatırladım, babası olan şu çocuklara bakarken ağladım, dedi.

Aleyhisselatü vesselam Efendimiz o sabinin elinden tutup:

- Razı olur musun ben sana peder olsam ve (Hazreti) Aişe validen olsa, (Hazreti) Ali amcan olsa Hasan'la Hüseyin sana kardeş olsalar, Fatıma sana kız kardeş olsa? buyurdu. Sabi o zaman bu tesadüf ettiği kimsenin Alemlerin Efendisi Muhammed Aleyhisselam olduğunu anladı: «Niçin razı olmam ya Resülullah!» dedi. Bunun üzerine Nebi aleyhisselam o çocuğu alıp hanei saadetlerine götürdüler. Güzel elbiseler giydirip karnını doyurdular. Güzel kokular sürdüler. Çocuk dışarı sevinçle çıktığında diğerleri:

- Biraz önce ağlıyordun şimdi ise sevinçlisin buna sebep nedir acaba? dediler. Sabi:

- Ben biraz önce açtım şimdi doydum. Biraz önce çıplaktım, şimdi giyindim. Biraz önce benim babam yoktu şimdi ise benim babam Nebi aleyhissalatü vesselam'dır. Hazreti Aişe validem, Hazreti Hasan ve Hüseyin kardeşlerim. Hazreti Fatıma benim kız kardeşimdir. Hiç ben sevinmez miyim? dedi. O zaman o çocuklar:

- Keşki bizim babalarımız da gazada şehid olaydılar ve biz de bu çocuk gibi olaydık dediler. Sonra Nebi aleyhisselamın vefatında o sabi dışarı çıkarak:

- İşte ben şimdi yetimim dedi. Bunu duyan Hazreti Ebu Bekir onu kendi hanesine getirip evlat edindi.

***


ZEKAT MALI KORUR

Hazreti Peygamber Efendimiz, bir gün ashabına zekatın faydalarından bahsediyor:

- Zekat malınızı manevi bir kal'a ile kal'alar ve muhafaza altına alır, buyuruyordu.. .

Yoldan geçmekte olan bir nasrani, bu sözleri duydu ve denemeye karar verdi; eve gitti nesi varsa zekatını ve sadakasını ayırdı; fakir fukaraya taksim etti. Bu sıralarda onun bir ortağı ticaret maksadıyla sefere çıkmıştı. Hristiyan:

-Eğer diyordu, Muhammedin dediği doğru çıkarsa onun hak peygamber olduğuna karar verir dinini kabul ederim, yok eğer bu kadar malı taksim ettiğim halde bir faidesi olmazsa kılıcımı alır onunla harbederim, diyordu.

-HriStiyan, verdiği sadakanın neticesini beklerken ortağından bir mektup aldı. Mektupta:

- Maalesef yolumuzu eşkiyalar kesti ve kervanda ne varsa herşeyi aldılar, deniyordu.

- Hristiyan beyninden vurulmuşa döndü. Kılıcı aldığı gibi Hazreti Muhammed'i öldürmek üzere yola çıktı. Yoluna devam ederken ikinci bir mektup daha geldi ortağından. Orda ise şöyle yazıyordu:

- Daha evvel size yazdığım mektup tamamen ters çıktı. Bizim devenin biri sakatlanmış ve ben kervandan birkaç yüz metre geride kalmıştım.Önümdeki kervanın tamamen yağma edildiğini görünce mutlaka beni de yakalarlar diye sana birinci mektubu yazmıştım. Fakat ne hikmetse beni görmeden çekip gittiler ve bizim malımız eşkiyalardan böylece kurtuldu. Hiç müteessir olmayınız sağ-salim yolumuza devam ediyoruz.

Adam ortağından bu haberi alınca, doğru Resulullahın huzuruna varıp:

- Ya Resulullah! Bana İslamiyeti tarif et. Senin söylediklerini denedim ve faidesini gözlerimle gördüm. Artık müslüman olmak istiyorum, der şehadet getirip müslüman olur.

***

 

RAMAZAN VE ŞEVVAL ORUCU

Süfyanı Sevri anlatıyor:

«Ben Mekke-i Mükerreme'de üç sene oturdum. Mekkelilerden bir kimse her gün Haremi Şerif'e gelir, tavaf eder, namaz kılar ve sonra bana selam verip giderdi. Ben bu kimse ile tanıştım. Bir gün o kimse beni yanına çağırdı. Bana dedi ki:

«Ben öldüğüm vakitte kendi elinle beni yıka, namazımı kıl ve defneyle. O gece de beni terk etmeyip kabrimde gecele, Münkireynin süali anında bana Tevhidi telkin et! dedi. Ben de o kimsenin istediklerini yapmayı kabul ettim. Bana emrettiğinin aynını yaptım: Kabrinde geceledim. O gece uyku ile uyanık arasında iken:

Ya Süfyan! Beni korumaya ve senin telkinine ihtiyaç kalmadı, diye bir ses işittim. O zaman:

Ne sebeple bu lütfa eriştin diye sordum. Bana cevap olarak:

Ramazanı Şerifin orucunu tutup Şevvalden altı gün daha eklemem sebebiyle, dedi. O zaman ben uyandım. Yanımda kimseyi göremedim. Abdest aldım, namaz kıldım, uyudum; böylece üç kerre gördüm. Bildim ki bu Rahmanidir; Şeytandan değildir. O zaman da kabrin yanından ayrıldım Ve:

-«Ya Rabbi! ;Bem Ramazanın orucuna ve Şevvalden altı gün orucuna muvaffak, kıl» diye dua ettim. Allahü Teala Hazretleri beni de muvaffak kıldı.

***


FATİH, MEDRESESİNE İMTİHANLA GİRDİ

Hazreti Fatih İstanbul'u fethettikten sonra hemen kendi ismiyle anılan bir cami ve etrafına da büyük bir medrese yaptırdı. Bugünün üniversitesi sayılan medresede Fatih de bir oda almak istiyordu. Fakat Fatih'in bu isteğini medresenin ilim heyeti:

- Siz ne talebesiniz, ne de hacegan sınıfındansınız. Bu durumda medresede bir odaya sahip olmanız mümkün değil, dediler:

Hazreti Fatih, aldığı bu cevaba kızmadığı gibi:

- Medresede bir odaya sahip olabilmem için ne yapmam lazım,

dedi.

-İmtihan olmanız lazım, dediler.

Fatih aynı, talebe imiş gibi imtihana girdi ve imtihanı kazanarak kendi yaptırdığı medresede bir odaya sahip oldu.

***

 

İMAM ŞAMİL

Tarihimize «Kafkas Kartalı» diye geçmiş bulunan İmam Şamil, yüzbinlerce Rus ordularını birkaç arkadaşıyla yıllarca uğraştıran kahramandır. Üstad Şeyh Cemaleddin Efendi'nin diz dibinde Tarik-ı Nakşibendiyye'nin ab-ı hayat pınarından kana kana içmek suretiyle maneviyatın zirvesine yükselirken, sol eliyle kullandığı kılıcıyla tek başına ordulara göğüs germek gibi bu dünyanın en büyük zevklerini tatmaktan da geri durmamıştır. Az bir kuvvetle uzun yıllar sürdürdüğü mücadelesini esaretinden sonra da aynı şekilde devam ettirmiştir. Yemek esnasında, İmam Şamil'in iştahlı iştahlı yemek yediğini gören Çar'ın:

“Kumandan, bu iştahla beni de yiyeceğinizden korkuyorum” demesi üzerine etraftakilerin kahkahaya boğuluşları uzun sürmemiş, Kafkas Kartalı'nın:

“Çar hazretleri kaygulanmayınız. Ben ElhamdüIillah Müslümanım ve domuz eti yemem” şeklindeki cevapları ile ağızlar kilitlenmiştir.

***

 

KA'BENİN ANAHTARlNIN SAHİBİ

Mekke-i Mükerreme fethedilmişti. Peygamber Efendimiz Ka'be'ye girmek istedi. Anahtar ise henüz daha müslüman olmamış olan Osman bin Talha'da idi. Resülüllah (S.A.V.) Hazreti Ali'yi anahtarı getirmesi için ona gönderdi. Osman bin Talha:

- Ben Muhammed'in hakiki peygamber olduğuna inanmıyorum ki, Ka'benin anahtarını teslim edeyim. Anahtar dedelerimden bana kalmıştır, dedi. Fakat Hazreti Ali, Resülüllah'ın emrini yerine getirmek üzere anahtarı halen müşrik olan Osman bin Talha'nın elini sıkarak zorla aldı ve Resülülllah'a getirdi.

Peygamber Aleyhisselam ve eshap Ka'be'ye girip putlardan temizlediler ve içeride iki rek'at da şükür namazı kıldılar. Bu arada Hz. Abbas, Ka'be'nin anahtarının kendisine verilmesi için ricada bulunmuştu. O esnada:

- Emaneti ehline verin, ayeti Celilesi nazil oldu. Bunun üzerine Efendimiz, anahtarı Hazreti Ali ile tekrar eski sahibi Osman bin Talha'ya gönderdi.

Osman bin Talha:

- Ya Ali biraz evvel anahtarı elimden zorla aldın, şimdi ise tekrar getirdin. Bunun sebebi nedir? diye sordu. Hazreti Ali:

- Bu hususta ayet nazil oldu, dedi ve emanet hakkında nazil olan ayeti sonuna kadar okudu.

O zamana kadar iman nasip olmayan Osman bin Talha:

- Dininizin emanete verdiği ehemmiyete hayran kaldım, dedi ve Resülüllah'ın huzuruna götürülmesini istedi. Hazreti Ali ile beraber Huzur-u Seadete geldiler ve Osman bin Talha, Şehadet getirerek İslam şerefiyle müşerref oldu.

***



FATİH'İN HEDİYESİ

Hazreti Fatih'in dervişlere karşı çok zaafı vardı. BIrgün onun bu zayıf tarafından istifade etmek isteyen pejmürde kılıklı biradam huzura girip:

- Devletli Sultanım, ben senin kardeşinim. Malının yarısını bana vermen gerek, dedi.

Fatih kesedarına:

- Bu fakire bir mangır ver! dedi. Fakat miskin, parayı az bulup:

- Senin gibi şanlı bir hükümdara kardeşine bu kadar az para vermek yakışır mı? Dedi. Hazreti Fatih:

- Seninle nereden kardeş oluyoruz, diye sorunca, adam:

- Senin de benim de ilk anamız Havva, ilk babamız Adem Aleyhisselam değil mi? dedi.

Bu sefer Hazreti Fatih'in cevabı şöyle oldu:

- Sen verdiğim parayı az görüyorsun halbuki öteki kardeşlerin duyarsa hissene bu kadar düşmez. Şimdilik bu sana yeter!

***


BİR MÜHTEDİ

Bütün dinleri ve bu arada İslamiyeti de tetkik eden, Kur'an-ı Kerimi inceleyerek Hak din olduğuna kanaat getirdiği için müslüman olan bir Alman İslam dininin doğuş yeri olan Suudi Arabistan'a gitmişti? Orada insanların İslamiyeti yaşayış biçimlerini ve itikadlarına Muttali olup Kral Faysalla da görüşünce:

- Allah'a şükürler olsun ki, sizi ve ülkenizi görmeden müslüman oldum. Benim okuduğum kitaplar ve Kur'an-ı Kerim hatalı olmadığına göre Sizin İslamla bir alakanız olmasa gerek, diyor.

***


OSMANLI DEVLETİ VE KANUNİ

Bugün memleketin her yerinde, hatta İslam, dünyasının ve dünyanın her yerinde bir medeniyet alameti olarak kabul edilen ve genç ihtiyar herkes tarafından icra edilen dans denen melanet ilk defa Kanuni zamanında Fransa'da yapılmaya başlanmıştı. O zaman Osmanlı İmparatorluğunun sınırları Avrupanın ortalarında idi ve Fransa'ya dayanıyordu. Bu dans denen melanetin ilk yapılmaya başlandığını duyan Kanuni, zamanın Fransa Kralına bir mektup yazdı. Kanuni'nin Fransa Kralına yazdığı tarihi mektup aynen şöyledir:

- Benki kırk sekiz krallığın hakanı Kanuni Sultan Süleyman Han'ım. Sefirimden aldığım rapora göre, memleketinizde dans namı altında kadın erkek birbirine sarılmak suretiyle alameleinnas icra-i luğbiyat yapılmakta olduğu mesmu-u şahanem olmuştur.

Hemhudut olmaklığımız dolayısıyle, iş bu rezaletin memleketime de sirayeti ihtimali müvacehesinde Name-i Hümayunum yedinize vusülünden itibaren derhal son verilmediği takdirde, bizzat Orduyu Hümayunumla gelip men'e muktedirim!..

Rivayete göre, Kanuni'nin bu mektubundan sonra Fransa'da yüz sene dans yapılmamıştır.

***

 

HAKK'IN İLACI

Cüneyd-i Bağdadi Hazretlerinin gözü ağrıdı. Doktor ona:

- Sakın gözüne su dokundurma!.. Eğer aksini yaparsan gözün kör olur, dedi. Hazreti Cüneyd:

- Ya abdest almak...

Doktor ısrar etti:

- Gözün sana gerekse böyle. Yoksa sen bilirsin...

Tabipten ayrılıp eve gelen Cüneyd-i Bağdadi, abdest aldı iki rek'at namaz kılıp yattı. Uyandığında gözlerindeki bütün ağrılar geçmiş, hatta eskisinden daha iyi görür olmuştu. O sırada hafiften bir ses geldi:

- Cüneyd bizim için gözünden geçti. Eğer o bizi andığı vakit, bütün cehennem ehlinin affını istese idi tamamı affolunurdu.Doktor hastasını ziyarete gittiğinde, hastanın gözlerindeki ağrının tamamen gittiğini ve hastalığın eserinin bile kalmadığını görüp:

- Bu hakkın ilacıdır. Buna bizim aklımız ermez. Asıl bizim gözümüz hasta imiş de haberimiz yokmuş, deyip imana geldi.

***

 

ABDÜLKADİR GEYLANİ İLE KIRK EŞKİYA

Gavs-ül Vasilin Abdülkadir Geylani, küçük yaşta ilim tahsiline başlamıştı. Daha dokuz yaşında iken annesinden izin alıp Bağdat'a ilim tahsiline gitti. Giderken annesi oğlunun beline kırk altın bağlamış ve bazı nasihatlarda bulunarak:

- Oğlum sakın, ne olursa olsun yalan söyleme! diye tenbihte de bulunmuştu.

Abdülkadir'in de içinde bulunduğu kervan, Bağdat yolunda devam ediyordu. Bir vadiden geçerken kervanın önünü kırk kişilik bir eşkiya kesti. Eşkiyalar kervanda işlerine yarayan ne varsa aldılar. Ayrılacakları zaman, içlerinden biri Abdülkadir Geylani'ye:

- Senin neyin var? diye sordu. O hiç tereddüt etmeden:

- Belimde kırk tane altınım var!.. dedi. Eşkiyalar üzerini bile aramaya lüzum görmedikeri çocuğun öyle söylemesine hayret etmişlerdi. Onu alıp reisIerinin yanına götürdüler. Reis:

- Evladım biz seni aramayacaktık. Sen neye bende altın var dedin ve başını der de soktu, dediğinde, Abdülkadir: ,

- Ben dünya malı için anneme ve Allah'a verdiğim sözümü bozamam! diye cevap verdi. Henüz dokuz yaşında bulunan bir çocuktan bu sözleri duyan eşkiya reisinin kalbi yumuşamaya başladı.Bir müddet karşısındaki çocuğu ve kendi halini düşünen eşkiyabaşı:

- Arkadaşlar, ben şu andan itibaren bu zamana kadar yaptığım bütün günahlarımdan dolayı pişman oluyor ve tevbe ediyorum, bundan sonra da bir daha kötülük işlemeyeceğime söz veriyorum. Eğer siz bu işe devam etmek istiyorsanız, başınıza başka bir reis bulun! dedi ve bütün alınan malların geri verilmesini emretti. ReisIerini dinleyen diğer eşkiyalar:

- Biz bu işe seninle başladık, seninle bitireceğiz. Madem sen vazgeçtin biz de tevbe istiğfar ediyoruz, dediler.Abdülkadir Geylani'nin ihlaslı ameli semerisini verdi, eşkiyalar kervandan aldıkları bütün malları geri verdiler. Ve o zamana kadar o muhitin korkulu rüyası iken oralarda bir kötülüğün bile işlenmesine müsaade etmez oldular.

***


HZ. MUSA VE ÜÇ KİŞİ

Hazreti Allah (C.C.) Musa Aleyhisselam'a:

- Ya Musa sana acaibattan bir sır bildireyim mi? buyurdu. Musa Kelimullah:

. - Göster ya Rabbi! diye iltica etti. Allah tarafından:

- Ya Musa! Git filan yerdeki ,Çeşmenin başında kimse görmeyecek şekilde bir yere gizlen ve bekle!.. emri geldi.

Musa Aleyhisselam gitti, tarif edilen çeşmeyi buldu ve beklemeye başladı.

Biraz sonra atlı bir adam geldi, atından indi, kendisi su içip atını suladı ve zaruri ihtiyaçlarını tamamlayıp atına bindi gitti. Fakat giderken para kesesini çeşmenin başında unutup da gitti. Çok geçmeden bir çocuk geldi, o da su içti ve yolcunun unuttuğu altın kesesi bağlı olan kemeri alıp gitti. Aradan çok zaman geçmeden bu sefer bir ama geldi, abdest aldı ve bir kenara çekilip ibadete başladı. Hazreti Musa gizlendiği yerden manzarayı buraya kadar takip etti.

Biraz sonra altın keseli kemeri unutan atlı adam geri geldi. Kemerini çıkarıp bıraktığı yere baktı ki, orada yok. Doğru amanın yanına vardı ve ona kemerini unuttuğunu, bulduysa vermesini söyledi. Ama:

- Görüyorsun ki, iki gözüm de görmüyor. Hem ben keseyi almış olsam yanımda olması lazım. Bende böyle bir şey olmadığına göre almış olmam imkansız, diyerek adamı iknaya çalıştı ise de, adam birtürlü jnanmadı ve:

- Bu altını sen aldın, vermiyorsun, diyerek amayı vurup öldürdü. Adam keseyi bulamamıştı ama, amayı da öldürmüştü.

Hazreti Musa, sırrına vakıf olamadığı bu hadisenin mahiyetini öğrenmek için Cenab-ı Hakk'a ilticada bulundu. Allahü Teala meseleyi şöyle izah buyurdu:

- Ey kelimim Musa! Kemeri alan çocuğun babası daha evvel o atlı ağanın hizmetinde çalıştı ve ağa da onun hakkını vermemişti. Şimdi hakkını almış oldu.

Ama ise, daha evvel o ağanın babasını öldürmüştü. Sonra gözleri kör olduğu için onu tanıyan çıkmadı ve unutuldu gitti idi. Ama ben unutmadım ve amanın ölümünü o adam vasıtasiyle yaparak kısası yerine getirmiş oldum.

Bu hadise karşısında Musa Aleyhisselam secde-i Rahman'a vardı ve Allah'a şükürler etti.

***


HEDİYE

Şeyh Abdullah Dehlevi (k.s.) Hazretleri'nin müridlerinden bir kaç kişi uzak bir yerden üstazlarının ziyaretlerine gelirler. Yolculuk esnasında aralarında şöyle bir konuşma geçer:

- Şeyhimizin yüksek adetlerindendir. Müridlerinden biri kendisini ziyarete gittiği zaman, kendine ait olan bir şeyi ihsan buyurur. Bakalım bize ne ihsan buyuracak. Birisi der ki,

- Ben kendi seccadesini vermesini isterim. Ötekisi,

- Ben de külah-ı şeriflerini ihsan buyurmasını isterim. Üçüncüsü ise,

- " Ben de, vücudu şeriflerine temas eden gömleğini arzu ederim " der. Diğer arkadaşları da her biri bir istekte bulunur. Şeyh Hazretlerinin huzuruna vardıkları zaman, her birine ne arzu etmişlerse, Abdullah Dehlevi (k.s.) Hazrerleri, onları ihsan buyurur. Ve şöyle der:

- " Şimdi her birinizin arzuları yerine geldi mi ?"

***


ŞEYTANIN ALDATMASI

Gavsül-A'zam Abdülkadir Geylani Hazretleri, bir Ramazan günü sıcak bir çölde müridleri ile beraber yol almakta idi. Bir tarafta kızgın çöllerin sıcağı, bir tarafta Ramazan ayının verdiği susuzluk iyice tesirini göstermeye başlamıştı. Birden önlerinden sanki bir nur belirerek :

- Ey kulum Abdülkadir! Size bu ayda haram kıldığımı şimdi helal kıldım. Orucunuzu bozabilirsiniz!» diyordu.

- Müridlerden bazıları hakikaten Allah tarafından oruç bozmalarına müsaade olunduğunu sanarak yanlarında taşıdıkları suyu içmeye davrandılar. Fakat o anda Hazreti Şeyh, karşılarındakinin Şeytan aleyhilIa'ne olduğunu anlayarak:

- Sus ey mellun. Defol karşımdan» dedi ve euzü besmele çekti.

Bu hal karşısında müridler hayrete düşmüşlerdi. Abdülkadir Geylani Hazretlerine onun şeytan olduğunu nasıl anladığını sordular. O sözü söyleyenin Allah (c.c.) olmadığını ilm-i zahirimle anladım. Çünkü Allah mekandan münezzehtir. Ses ise bir taraftan geliyordu. Şeytan olduğunu ise ilmi batınımla anladım, buyurdular .

***


MUHAMMED BAKİ BİLLAH (K.S.) VE ANNESİ

Muhammed Baki Billah (k.s.) Hazretleri'nin annesi, evinde kendisine hizmet eden kadın hizmetçileri olduğu halde, dergahın hizmetini kendisi görürdü. Hatta tandıra bile ekmeği kendisi kor, pişirirdi. Yemekleri pişirip hazırlardı. Taze ekmeği dergahda bulunanlar için verir, kendisi kuru ekmek yerdi. çoğu zaman bir kuru hasır üzerinde yatardı. Birgün Muhammed Baki Billah (k.s.) Hazretleri, annesinin güçsüz ve takatsiz bir hal almış olduğunu görerek, dergahın yemek pişirme işini bir başkasının yapmasını söyledi. Fakat annesi böyle bir hizmetten mahrum kaldım diye ağlayarak;

-“Bilmiyorum, ne kabahatim oldu ki, Allahü Teala beni bu hizmetten mahrum eyledi. Yaptığım en iyi iş, o faziletli oğlum Muhammed Baki Billah (k.s.) Hazretleri'ne ve talebelerine ekmek ve yemek pişirmek idi. Onu da benden aldılar” dedi. Tevazuunun, inkisarının ve edebinin çokluğundan, bu durumu oğlu Muhammed Baki Billah (k.s.) Hazretlerine açıklamadı. Annesinin bu ızdırabı, Muhammed Baki Billah (k.s.) Hazret­Ieri'ne bildirilince, bir nimet olan bu hizmeti tekrar annesine verdi.

***


ARSLANA BİNEN ŞEYH

Silsile-i Saadat'tan Şeyh Hasan-ıl Harkani Hazretlerini kendisine mürit olmak isteyen bir kişi ziyaret maksadıyla evine gelip kapısını çaldı. Hasan-ı Harkani hazretleri evde yoktu. Karısı açtı kapıyı. Kim o ne istiyorsunuz? diye sordu. Adam çok uzaklardan geldiğ ni, üstazı görmek istediğini söyledi.

Kadın ziyarete gelen adama, “Sen deli misin? Nesi var o adamın görecek... Bir de ta Talkan'dan gelmişsin. Onun inanılacak bir tarafı yoktur. Her hareketi saçmalıklarla doludur. Onu sizin gibi akılsızlar şımartıyor, o da kendisini bir şey zannediyor. Varget işine, kendini boşuna yorma! “ dedi. Çünkü kendisi Şeyhe inanmıyor, onun bir sahtekar olduğunu iddia ediyordu.

Ziyarete gelen adam, kadından bu sözleri dinledi ama, yine de kalbi bozulmuş değildi. İnanıyordu, Hasan-ı Harkani hazretlerinin büyüklüğüne...

“Bu kadın ne sapık kadınmış. Ben illa da onu bulacağım” diyerek çarrşıya çıktı ve üstazın nerede olabileceğini sordu.Onu tanıyanlardan birkaç kişi dağda olabileceğini ve oduna gitmiş olduğunu söylediler. Adam dağın yolunu tuttu.İçinden bazı şeyler geçiyor, bu adam hakkında neden bu kadar kötü konuştu bu kadın diye düşünüyordu ki, şehirden epeyce uzaklaşmıştı. Baktı ki karşıdan acaip bir şey geliyor ama tozu da dumana katıp geliyor. İyice, gelen şeyin ne olduğu farkedilecek kadar yaklaştığında baktı ki, bir arslan, arslanın arkasında bir hayli odun, üzerinde de bir adam oturmakta... Şaşırmıştı adamcağız, bu nasıl şeydir böyle diye...  

İyice yaklaştıktan sonra Hasan-ı Harkani hazretleri arslanın üzerinden indi ve kendisini ziyarete gelen adama şöyle dedi:

"Biliyorum başına neler geldiğini... Eve gittin sana bir takım şeyler söylediler ama, sen inanmadın. Fakat şunu iyi bil ki, sabır bütün sıkıntıları savar. Ben o kadına sabretmeseydim belki de bu dereceye ulaşamazdım. Ben onun yükünü çekmeseydim, bu arslan da benim yükümü çekmezdi" dedi.

Ziyarete gelen müridin imanı bir kat daha artmıştı. Orada ona teslim oldu ve müridlik şerefine nail oldu...

***

 

HZ. ÖMER VE KURTLAR

Dağda koyun otlatmakta olan bir çoban vardı. Çoban senelerin çobanı, her kötülükten emin vaziyette koyunlarını güdüyor ve koyunlara da hakikaten hiçbir zarar gelmiyordu. Çoban Allah'ına bağlı son derecede mütteki bir kişi idi. Birgün koyunlardan birini kurt kaptığını görünce çoban feryadı basıp ağlamaya başladı. Yanındakiler:

«Bu kadar ağlamana ne gerek var, kurt bir koyun kapmış, diğerleri duruyor ya..» diyerek çobanı teselli etmek istediler.

Çoban, ben dedi, koyunumun gittiğine ağlıyor değilim, ben Hazreti Ömer öldü de ona ağlıyorum» dedi. .

Nereden bildin Hazreti Ömer'in öldüğünü, diyenlere şu cevabı verdi: «Nasıl bilmem? O sağken kurtlar, değil koyunları parçalamak, koyunlarıma yan bile bakamıyorlardı.»

Biraz sonra hakikaten Hazreti Ömer'in öldüğü haberi duyulunca çobanın ne kadar haklı olduğu anlaşıldı.

***