176-200 ARASI KISSALAR
BAL İSTEDİM ŞARAP MI GETİRDİN Ubeydullah Ahrar (k.s.) Hazretleri, Taşked'den Semerkand' a göçmeden önce, Hizmetkarlarından birine, Semerkand'a gidip, kendisine birkaç kutu saf bal almasını emretmişti. Hizmetkar gidip, emredildiği gibi balı satın aldı. Kutuları da gayet güzel bir şekilde sarıp, dönmeye hazırlandı. Tam döneceği sırada, tanıdığı bir esnafın dükkanına gidip, biraz konuşmak üzere oturdu. Bal kutularını da önüne koydu. Onlar konuşurken, güzel bir kadın içeri girdi. Hizmetkar, tanıdığı esnaf ile konuşurken, birkaç kere kadına şehvet nazarı ile baktı. Sonra da oradan kalkıp yola çıktı. Taşkend' e gelince, balları Ubeydullah Ahrar (k. s.) Hazretleri ne götürdü. Kutuları koyunca, Ubeydullah Ahrar (k.s.) Hazretleri kaşlarını çatıp; -"Ey saadetten mahrum kimse, ben sana bal ısmarlamıştıml Sen bana şarap mı getiriyorsun?" dedi. Hizmetkar; -"Aman efendim, ben size emriniz üzere saf bal getirdim" dedi. Bunun üzerine kutuları açınca hepsinin şarap olduğunu gördüler. Hizmetkar, bu işin kadına bakması sebebiyle olduğunu düşünerek, hatasını anladı ve tövbe etti. *** |
HASTALI KTAN KURTULDU Serhend kadılarından birinin oğlu, İmam-ı Rabbani Hazretlerinin (k.s.) sohbetinde bulunanlardan ve sevenlerinden idi. Bu genç bir defasında çok ağır bir hastalığa yakalandı. Tabibler hastalığına bir ilaç bulamadılar. Bunun üzerine İmam-ı Rabbani (k.s.) Hazretlerine bir mektup yazıp, yalvararak, içinde bulunduğu şiddetli hastalıktan kurtulması için dua istedi. İmam-ı Rabbani (k.s.) Hazretleri mektubuna cevap yazıp; "Biz seni himayemize aldık. Bu hastalıktan kurtulacaksın. Hatırını hoş tut" buyurdu. O genç İmam-ı Rabbani Hazretlerinin (k.s.) teveccühü ve duası bereketiyle, hastalıktan kurtulup sıhhate kavuştu. Sonra tekrar sohbetine devam etmeye başladı. Bu hastalıktan kurtulduktan sonra halini zevk ve şevkle anlatıp, bağlılığını dile getirirdi. *** |
ATEŞTEN BİR ÇUKUR İbni Abbas radıyallahü anh şöyle anlatıyor: Ebu Cehil Peygamber aleyhisselamın namaz kılmasını kasdederek : - Muhammed, sizin karşınızda yüzünü toprağa sürüyor mu? diye sordu. Kendisine " Evet " diye cevap vermeleri üzerine: - Lat ile Uzza'ya yemin ederim ki, bunu yaparken kendisini görürsem, boynunu ayaklarımın altında ezeceğim, dedi. Peygamber aleyhisselam namaz kılmakta iken yanına geldi. Ancak orada hazır olanları, Ebu Cehil'in geri geri çekilip önündeki bir şeyden korkmasından başka bir şey hayrete düşürmedi. Bunun üzerine kendisine: - Sana ne oluyor, ey Ebu Cehil? diye soruldu. Ebu Cehil : - Benimle Muhammed arasında ateşten bir çukur, korku ve kanatlar var, dedi. Bununla alakalı olarak Allah'ın ResuIü de şöyle buyurdu : - Eğer o bana yaklaşsaydı, melekler kendisini paramparça edeceklerdi. İşte bu sebeple Allahü Teala " Muhakkak ki, insan kendisini müstağni görünce taşkınlık gösterir" ayetinden " Asla ona boyun eğme !" (Alak Suresi) ayetine kadar olan ayetleri inzal buyurdu. *** |
AFYONLU YİYECEK Bir talebesi şöyle anlatmıştır. " Birgün bir arkadaşımın evinde, onunla birlikte, içinde afyon bulunan bir yiyecek hazırlamıştık. Bundan ikimizden başka bir kimsenin haberi yoktu. Yiyeceği hazırladıktan sonra, İmam-ı Rabbani Hazretlerinin (k.s.) namaz kıldırdığı mescide gidip cemaatle namaz kıldık. Namazdan sonra dönüp, hazırladığımız o yiyeceği yiyecektik. Namaz bittikten sonra, İmam-ı Rabbani (k.s.) Hazretleri, içeri girmek üzere iken kapının önünde durup her ikimizi de yanına çağırdı. Huzuruna varınca bize; Cennetten, hurilerden, Cennetteki köşklerden bahsedip, dünyanın lezzetlerinin geçici olduğunu, ahiret saadetini ve lezzetlerini kazanmak için uğraşmak lazım olduğunu anlattı. Sözünü bitirirken de; -" O hazırladığınız afyonlu yiyeceği yemeyiniz !" buyurdu. Bu sözü üzerine hayran ve şaşkın kaldık. Eve gidip hazırladığımız yiyeceği yemeyip bir havuza attık. İmam-ı Rabbani Hazretlerinin (k.s.) bu kerameti karşısında ona bağlılığımız kat kat arttı." *** |
KES DE YİYELİM Şah Nakşıbend (k.s.) Hazretlerinin müridlerinden Derviş Muhammed Zahid hikaye eder: -İlk talebelik zamanımda Hace Hazretleriyle bir gün sahrada giderken canım karpuz istedi. Bahar mevsimi idi. Hace Hazretlerinden bir karpuz niyaz ettim. O sahrada bir çay akıyordu. Hace Hazretleri bana: - Muhammed, çay kenarına git, buyurdular. Ben de hemen gittim ve bir de gördüm ki, "Baba Şeyh" denilen bir cins büyük ve sulu bir karpuz su üzerinden gelip bir kenara durdu. Onu aldım ve Hace Hazretlerine götürdüm. Henüz bostandan yeni koparılmıştı. Hace Hazretleri buyurdular: - Kes de onu yiyelim. *** |
HZ. ÖMER'E NEDEN FARUK DENDİ Bir yahudi ile bir münafık bir meselede anlaşamadılar. Yahudi meseleyi halletmek için Resulüllah'a gidelim, diyor münafık ise yahudilerin başı Ka'b b. Eşrefe gidelim, diyordu. Peygamber Efendimizin huzuruna gelip meselelerini anlattılar. Peygamberimiz yahudiye hak verdi. Huzur-u Saadetten çıktıktan sonra münafık bu sefer: - Ben Muhammed'in hükmüne itimat etmiyorum, bir de Ömer'in yanına gidelim, dedi. Yahudi de bunu kabul edip Hazreti Ömer'in yanına vardılar. Yahudi meseleyi anlatıp, Muhammed'in (s.a.v.) yanına gittiklerini, fakat öbürünün onun hükmünü kabul etmediğini söyleyince Hazreti Ömer münafığa: . - Arkadaşın doğru mu söylüyor, diye sordu. O da doğru söylediğini ve evvela Resulüllah'ın huzuruna çıktıklarını söyleyince Hazreti Ömer: - Tamam, siz bir dakika bekleyin! ben şimdi gelir hükmümü bildiririm, deyip içeri girdi. Biraz sonra içerden kılıçla çıktı ve kapıda bekleyen münafığın kellesini bir vuruşta yere yuvarladı: - Allah ve Resulünün hükmüne razı olmayana ben böyle hüküm veririm, buyurdu. O anda Cebrail Aleyhisselam gelip durumu haber verdi ve Hz. Ömer'in (R.A.) hakkı batıldan ayırdığını bildirdi. Hazreti Ömer (R.A.) Meclis-i Saadete gelmeden Peygamber Efendimiz ona «Faruk» adını verdiğini bildirdi. *** |
HAFIZLIĞI GERİ GELDİ İmam-ı Rabbani Hazretlerinin (k.s.) eski talebelerinden biri şöyle anlatmıştır: "Küçüklüğümde Kur'an-ı Kerim'i ezberleyip hafız olmuştum. Daha sonra Serhend'den İlahabad'a gittim. Zamanla işe dalıp ezberimi unuttum. Bende hafızlık kalmadı. Aradan birkaç yıl geçti. Sonra memleketim olan Serhend'e döndüm. Bu sırada Ramazan-ı şerif ayı idi. Serhend'e geldiğimde İmam-ı Rabbani Hazretleriyle (k.s.) görüşünce bana; -"Hafız! Teravih namazını; hatim ile kıldırı" buyurdu. Kur'an-ı Kerim'in ezberimde kalmadığını, hafızlığımı kaybettiğimi söyledim. Fakat; -"Okuyacaksın!" buyurdu. Üç defa halimi arzedip; "Bende hafızlık kalmadı" dedimse de kabul etmediler. Çaresiz emre uydum. Teravih namazını kıldırmak üzere imam oldum. İmam-ı Rabbani Hazretlerinin (k.s.) himmeti ve emirlerinin bereketi ile, unutmuş olduğum halde ilk gün yirmi bir cüz'ü ezberden okumak suretiyle teravih kıldırdım. İmam-ı Rabbani Hazretleri kıyamda dinledi. Diğer cemaat uzun müddet kıyamda durmaya güç yetiremedi. ikinci gün teravihde hatmi tamamladım. Bende hafızlık kalmadığı halde böyle okuyabilmem, İmam-ı Rabbani Hazrerlerinin (k.s.) bereketi ile idi." *** |
KİM YAHUDİ Küfe'de bir adam kendisinin müslüman olduğunu söylemekle beraber Hazreti Osman'ın (R.A.) yahudi olduğunu iddia eder dururmuş. Etrafındaki ilim adamları her ne kadar adamı iknaya çalışıyorlarsa da bir türlü ikna edemezlermiş. Bu meseleyi İmam-ı A'zam hazretlerine arzedip adamı susturmasını rica etmişler. İmam-ı A'zam Hazretleri bir akşam adamın evine misafir olmuş. Hoşbeşten sonra ev sahibi zamanın en büyük aliminin evine gelmesinde bir sebep olduğunu tahmin ederek isteğinin ne olduğunu sormuş. İmam-ı A'zam Hazletleri: “Senin güzel ve dindar bir kızın varmış, ona düğüncü geldim” deyince adam hayret etmiş ve: «Ya imam! Sizi buraya kadar gönderen o adam nasıl bir kimsedir.» diye soımuş. Hazreti İmam, başlamış damat adayının meziyetlerini saymaya, Dindar, Allah'tan son derece korkar, hayada melekler bile ona yetişemez, alim, hafız... diye saymaya devam edince, adam, “yeter!” demiş, “senin bu anlattıklarının yansı bile benim kızımı vermeme yeter de artar bile.” Meramına erişen İmam, yalnız demiş bir kusurunu söylemeyi unuttum, kızınızı istediğim zat, Yahudidir demiş. Adam bunun üzerine hiddetlenmiş tabi... “Nasıl olur ya İmam! Benim kızım bir yahudiye mi layıkdır?” demiş. Adamdan bu cevabı alan İmam-ı A'zam Hazretleri: “Neye layık olmasın, sen bir kızını yahudiye vermek istemiyorsun da, Yüce Peygamberimiz (S.A.V.) iki kızını da Yahudiye nasıl verdi” demiş. Adam anlamış tabi İmam Hazretlerinin eve niçin geldiğini... Eline ayağına sarılarak af dilemiş ve bir daha da, Hazreti Osman hakkında söylediği sözleri ağzına almamış. *** |
HASAN BASRİ HAZRETLERİ VE PAPAZ Hasan-ı Basri Hazretleri ile bir papaz münazaraya tutuşurlar. Hasan-ı Basri hazretleri hak dinin ancak İslamiyet olduğunu ve o gelmek le diğer dinlerin hükümlerinin Allah tarafından iptal edildiğini her ne kadar delilleri ile ortaya koydu ise de papaz bir türlü kabul etmez . En sonunda Hasan-ı Basri Hazretleri papaza: İkimiz de elimizi ateşe sokalım, hangisi yanmazsa onun dediği doğrudur, der. Tabii papaz korkar ve elini ateşe sokmağa yanaşmak istemez. Bu sefer Hasan-ı Basri hazretleri ateşin başında münakaşa yaparlarken tutar papazın elini zorla ateşe sokar. Fakat hayret! Bu sefer papazın eli de yanmaz. Papaz hayretler içinde Hasan-ı Basri Hazretlerinin yüzüne bakarken içine: - Senin elin. Kur'an okuyan bir ele değdi. Ondan dolayı ateş onu yakmaz oldu, diye ilham gelir. Hasan Basri'nin açık kerametini ve İslamın mu'cizesini gözleriyle gören papaz “Eşhedü enla ilahe illaIlah ve eşhedü enne Muhammeden Abdühü ve Resulühü” deyip İslamiyeti kabul eder... *** |
BİZANS İMPARATORUNUN GÖNDERDİĞİ ZEHİRİ İÇTİ Hazreti Ömer (R.A.) Halife iken Bizans İmparatorunu bir çok defa mektup göndererek İslama davet etti. Bizans İmparatoru ise her defasında İslama gelmemekle beraber kıymetli hediyeler ve elçiler göndererek iyi mukabelede bulundu. Bunlardan bir tanesi ise şöyledir: Hazreti Ömer (R.A.) Halife iken hiç olmazsa yamalı elbisesini değiştirmesini rica ettiler. Halife Hazreti Ömer onların tekliflerine hiç itibar etmedi ve şöyle buyurdu: - Allah bize şerefi, İslamla vermiştir. Resülünun eshabı, hakiki yolunun yolcusu kılmıştır. Siz hala başkalarının bize itibarını elbisede, şunda bunda arıyorsunuz. Biraz sonra da mescidin dışında Bizans elçisini kabul etti. Elçi hükümdarlarından bir doğan kuşu, bir tazı, bir şişe de zehir getirmişti. Hazreti Ömer'e takdim etti ve: - Ey halife bu doğan kuşudur; hangi kuşu istersen yakalar sana geri getirir, bu ise tazıdır; hangi avın peşine taksan yakalar ve sahibine teslim eder. Bu şişedeki ise çok kuvvetli, hatta bir damlası bile insanı anında öldürebilen bir zehirdir. Bunlar bir hükümdarda bulunması lazım olan şeylerdir. Hükümdarımızın size kıymetli hediyesidir, dedi. Hazreti Ömer: - Kuştan ne faide gelir. Hal sahibi olan kuşu eline alıp da vaktini öldürmez, dedi ve ayaklarındaki bağı çözüp serbest bıraktı. İnsan köpeği ne yapacak. Kerih bir hayvanın peşinden gitmek bir insana yakışmaz, dedi ve tazıyı da bıraktı. Daha sonra zehir şişesini eline aldı: - Bu mu insanı öldüren zehir, dedi ve bir bardak zehiri son damlasına kadar içti. Bunu gören Bizans elçisi neye uğradını bilemedi ve olduğu yere yığılıp kaldı. Elçi heyecanından bayılmıştı. O mutlaka Halifenin öleceğini düşünüyordu. Bir müddet sonra ayıldıktan sonra baktıki halife hala yanında oturmakta. Hazreti Ömer'in ayaklarına kapandı ve: Ben müslüman oldum, bana imanı öğret! Dedi. Hazreti Ömer elçiye imanın esaslarını öğretti, kelime-i şahadet getirtti ve müslüman olan elçi, Bizans'a geri dönmedi ve kalan ömrünü hazreti Ömer'in hizmetinde geçirdi... *** |
KABRİNE GERİ GİRDİ Allahın izni ile ölüleri dirilten hazreti İsa'ya kavmi yüzlerce sene evvel ölmüş olan Nuh Aleyhisselamın oğlunun kabrini göstererek: «Bu kabirdekini diriltir de senin nübüvvetini tasdik ettirirsen sana iman ederiz» dediler. İsa aleyhisselam o kabrin başına varıp, «Kum biiznillah» (Allahın izniyle kalk!) dedi, kabir yarılıp, içinden ak sakallı bir zat çıkıp: «La ilahe İllallah İsa Ruhullah» dedi. Hazreti İsa ona kim olduğunu sordu. O; «ben Nuh'un oğluyum» dedi. İsa Aleyhisselam; «sizin zamanınızda saç sakal ağarmazdı. Bu hal nedir böyle» deyince, o, «Ya İsa! Bana kalk dendiği zaman kıyamet koptu zannettim. Ben öleli birkaç bin sene olduğu halde hala ölümün acısını unutmadım. Tekrar ölürüm korkusuyla bir anda saçım sakalım ağardı» dedi. İsa Nebi «Yaşamak istersen dua edeyim de yaşa» dediği zaman “Hayır ya İsa! Ölüm acısı o kadar şiddetli ki, bir daha ölmemek için yaşamak istemiyorum” dedi ve hemen kabrine geri girdi. İsa Aleyhisselamın bu açık mu'cizesini görenlerden nasibi olanlar iman etti, olmayanlar ise yine inkarlarına devam ettiler. *** |
BEHLÜL'ÜN PADİŞAHLIĞI Halife Harun Reşid'in kardeşi Behlül Dana hazretleri birgün kardeşinin tahtına geçip oturmuştu. Birkaç dakika oturmadan hemen sarayın hizmetçileri gördüler. Behlül Dana hazretlerini tahttan indirdikleri gibi bir de temiz dayak attılar... Behlül ağlamaya da başlamıştı. O anda saraya Harun Reşit gelerek Behlül'ün neden ağladığını sordu. Oradakiler Behlül'ün büyük ve affedilmez bir hata ettiğini, tahta çıkıp oturduğunu, kendilerinin de tahttan indirip dövdüklerini söylediler. Ağabeyinin ağlamasına üzülen Harun Reşit: “Behlül böyle hatalarından dolayı dövülür mü?” deyip, özür diledi. Behlül Dana hazretleri kardeşine: -“Kardeşim ben, beni dövdüler diye ağlamıyorum. Ben birkaç dakika tahta çıkmakla bu kadar dayak yedim, yarın senin durumun ne olur, ne kadar dayak yiyeceksin diye düşünüyor ve onun için ağlıyorum.” dedi. Bu sözler Harun Reşid'in gözlerini yaşarttı.. . -“O halde söyle nasıl hareket edersem kurtulurum” dedi. Behlül Dana hazretleri de şu nasihatta bulundu: -“Adaletle hükmet, kimseyi incitme, millet senden memnun olup sana dua etsinler. Ancak o zaman kurtulursun.” *** |
CENNETE İLK GİREN KOCASINA SADIK KADINDIR. Hazreti Fatımatüzzehra (r.a.) hazretleri birgün babası peygamberimiz (s.a.v.) 'e; «babacığım cennete ilk önce kadınlardan kim girecek” diye sordu. Peygamberimiz (s.a.v .) “falan mahallede bir kadın var. O kadın ilk cennete girecek kadındır” buyurdular. Hazreti Fatıma çok merak etmişti: «Benden de mi evvel girecek, babacığım?» diye sordu. Hazreti Peygamberimiz, «Senden de evvel girecek,istersen git de bir tanış. O zaman sen de neden önce onun gireceğini öğrenirsin» buyurdular. Hazreti Fatıma'nın o kadın hakkındaki merakı iyice artmıştı. Birgün kadının evini sora sora buldu, kapısını çaldı. İçerden ihtiyar bir kadın sesi ,duyuldu: “Kim o?” Hazreti Fatıma kendisini tanıtıp görüşmek istediğini söylediğinde kadın, “Canım sana feda ey Allah resulünün kızı, Sizinle çok görüşmek arzu ederdim. Fakat dışarı çıkmadığım için ziyaretinize gelemedim. Sizin beni arayıp bulmanız benim için bir lütuftur. Ancak ne var ki ben kocamdan izin almadan size kapıyı açamayacağım. Sizden çok özür dilerim. Yarın gelirseniz içeri girmeniz için izin alır kapıyı açarım, görüşürüz.” dedi. Hazreti Fatıma geri gitti, kadın da meseleyi anlatıp kocasından izin aldı,. İkinci gün kadınla görüşeceğine emin olarak gelen hazreti Fatıma yanına hazreti Hasan'ı da alarak geldi. Kadının kapısını çalarak geldiğini bildirdi. Fakat kadın hazreti Fatıma'nın yanında bir çocuk bulunduğunun farkına varmıştı. Hazreti Fatıma'ya “yanımzda bir de çocuk var. Ben yalnız sizin için izin almıştım. İçeri siz girebilirsiniz, fakat çocuk dışarda kalır. İsterseniz yarın gelin onun için de izin alayım. Beraber içeri girersiniz” dedi. Hazreti Fatıma ikinci defa içeri giremeden geri döndü. Üçüncü gün yanına hazreti Hüseyin'i de alarak gitmişti. Kapı da yine aynı durumla karşılaşarak Hüseyin'i içeri alamayınca geri dönmek mecburiyetinde kaldı. Üçüncü gün üçü birden gittiklerinde kadın kocasından her üçü için de izin almıştı. İçeri girdiler: Hazreti Fatıma bir de baktı ki, içerde kendisini karşılayan dışarda sesinden tanıdığı kadın değil. Genç ve güzel bir kadın... Hayretle sordu: «Sizinle dışardan konuşurken sesiniz başka idi, şimdi başka, bu nasıl oluyor» dedi. Kadın: «Sizinle konuşurken sesim dışarıya çıkmakta idi. Ben de sesimi yabancı erkek duyar da günaha girerim diye ağzıma taş parçası alarak konuşuyordum. Şimdi ise o taşı çıkardım» dedi. Hazreti Fatıma'nın gözleri yaşarmıştı. Babasının neden cennete evvela bu kadının gireceğini söylediğini anladı. Kadın ben kocama karşı Fatıma (r.a.) 'ya «Ey Allah'ın Resulünün kızı! Acaba ben kocama karşı vazifemi ifa etmiş oluyor muyum? Allah beni kocama itaatsizlikten dolayı hesaba çeker diye korkuyorum» dedi. Hazreti Fatıma babasının müjdesini bildirdi; «Hayır! Sen bilhakis babamın cennete ilk girecek kadın diye müjdelediği birisin. Hiçbir kadın sizin yaptığınızın onda birini bile yapamaz.» dedi. Ve cennete ilk girecek olan kadınla bir hayli sohbet ettikten sonra müsaade isteyerek, oradan ayrıldı. *** |
RAMAZANA HÜRMET EDEN MECUSİ Bir Ramazan günü idi. Müslüman mahallesinde oturmakta olan bir mecusi (Ateşe tapan)'nin çocuğu daha müslümanların ne yaptığını idrak edecek çağa gelmediği için oruçlu müslümanların arasında ekmek yiyordu. Hemen babası çocuğun bu halini farketti: «Oğlum Müslümanlar arasında yemek yenir mi? Onlar bu günlerde oruç tutarlar, onlarca bu günler muhterem günlerdir.» diyerek azarladı ve çocuğu eve gönderdi. Her faninin başına gelen ölüm bir gün onu da alıp götürdü. Ölümünden sonra o şehrin dinde ileri gelen zevatından birçoğu mecusiyi rüyalarında Cennet-i alada gördüler. Halbuki, hayatında ateşi Allah diye ibadet eden bir kimsenin Cennete girmesi adl-i ilahiye muğayırdı. Mecusiye “Nasıl oldu da bu nimete eriştin! Biz seni imansız bilirdik. Hatta öldüğün zaman cenaze namazını bile kılmadık.” Dediklerinde o şu cevabı verdi: “Evet! Doğru söylüyorsunuz. Ben bir mecusi idim. Fakat bir gün küçük oğlum müslüman mahallesinde onlar oruçlu olduğu halde yemek yiyordu. Ben çocuğun onların gözleri önünde ekmek yemesine müsaade etmedim. Müslümanların hürmet ettiği bir şeye ben de hürmet ettiğim için Cenab-ı Allah benim ruhumu müslüman olarak aldı. Ölüm anında Azrail (A.S.) geldiği zaman, Allah (C.C.) ona emretti. Evvela bana «Eşhedü enla ilahe illaIlah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resulühü» dedirdi ondan sonra canımı aldı.O sebepten ben işte bu gördüğünüz nimete kavuştum» dedi. *** |
HIZIR(A.S.) YAZDIĞI KİTAPLARI NEHRE ATTIRDI İlmi zahir ve ilmi batın sahibi İmam-ı Kuşeyr'i hazretleri öğren diği ilimle alakalı olarak başından geçen hadiseyi şöyle anlatıyor: Küçük yaşta babamdan yetim kalmıştım. Bir annem vardı, başka da kardeşim yoktu. Ben çevremde mümkün olduğu kadar dini bilgilerimi öğrenmiştim. Fakat bu öğrendiğim bilgiler beni tatmin etmiyordu. Daha fazla okuyup, ilim sahibi olmak istiyordum, ilme karşı büyük bir aşkım vardı. Arkadaşlarım ilim tahsiline gidiyorlardı. Onlarla beraber ben de gitmeye karar verdim, gelip anneme durumu arzedip ilim tahsiline gitmem için izin vermesini diledim. Annem: “Oğlum sensiz ben ne yaparım. Senden başka kapımı açacak kimsem yok. Sen de gidersen ben yapayalnız kalacağım, senden uzun müddet ayrı kalmaya yüreğim tahammül etmez” diyerek bana müsaade etmedi. Fakat ben gitmeye kararlı idim. Çok rica minnet ettim. Annem de en sonunda kabul ederek beni uğurladı. İlim öğrenmek aşkıyla sevinçle evden ayrıldım. Arkadaşlarla beraber yola çıktık. Yolda giderken abdest bozmam icab etti. Bir kenara çekilip defi hacet ederken üzerimi pisledim. Arkadaşlara: «siz gidin, ben eve gidip elbisemi değiştireceğim, size yetişirim» dedim. Eve geldiğimde, anamın içerde hüngür hüngür ağlamakta olduğunu gördüm. Onun ağlamasına yüreğim tahammül etmedi. Okumak için gitmekten vazgeçtim. «Anneciğim, artık ağlama sil gözünün yaşını, senin yanında kalacağım, gitmiyorum» dedim. Annem bana ilim tahsiline gitmekten vazgeçmememi söyledi: «Ben senin okumana mani olmak istemiyorum. Benim ağlamam her ananın yaptığı bir şeydir, ana yüreği evladından ayrı kalmaya dayanamaz. Sen git oku, ben mes'uliyet altına girmeyeyim» dedi ise de ben gitmedim. Tabi ki anam yanında kalmama sevindi. Annemle içerde otururken kapı çalındı. Kapıyı açtım ki, yaşlı bir zat benimle görüşmek istediğini, Allah tarafından gönderildiğini ve annemi razı ettiğim için beni evde okutacağını söyledi. Ben Onun Hızır aleyhisselam olduğunu anladım. Çok sevindim, sonradan kendisinin de açıkladığı Hızır aleyhisselamdan tam üç yıl ders okudum. Üç sene de bütün ilimIeri bana öğretti. Bu üç sene zarfında bin adet kitap yazmıştı. Üç sene sonra bana icazet verip o yazdığı kitapları memleketimizden geçmekte olan Ceyhun nehrine atmamı söyledi. Kitapları nehre atmaya kıyamadım, götürüp bir yere sakladım. Akşam eve geldiğimde bana kitapları ne yaptığımı sordu. Ben «nehre attım» dedim. «Ne gördün» dedi. «Hiç birşey görmedim» dedim, bana «yalan söylüyorsun, kitapları nehre atmadın» dedi. İkinci gün kitapların yerini değiştirip yine nehre atmaya kıyamadım. Akşam bana yine sordu ne gördün diye... Ben yine, «nehre attım ama bir şey görmedim» dedim. «Yaramaz çocuk kitapları yine nehre atmadın» buyurdu, ve bana tekrar kitapları nehre atmamı emretti. Bu sefer gidip sandığa doldurulmuş olan kitapları nehre attım. Nehre attığımda, nehirden iki el çıktı, kitapları alıp nehrin içinde kayboldu. Eve döndüğümde gördüklerimi, anlattım: «Bu sefer atmışsın» dedi. Bunun ne manaya geldiğini sorduğumda: «Kıyamete yakın bir zamanda Hazreti İsa yer yüzüne gelip, bu kitaplarla bir ümmeti Muhammed olarak amel edecektir» buyurdular. Ben öyle inanıyorum ki, Hızır Aleyhisselamın bana Allah tarafından gönderilmesi ve bütün ilimleri bana talim etmesi annemin «Allah sana ilmini nasip eylesin. Sen beni dünyada garip bırakmadığın gibi, Allah da seni dünyadan ve ahirette yalnız bırakmasın» diye ettiği duanın kabul olmasındandır. *** |
CAMİ VE KİLİSE Hazreti Fatih İstanbul'u fethettikten sonra Avrupa'da fütuhata devam ediyordu. Bir seferinde Sırbistan hududuna gelmiş ve Sırbistan'ın fethi artık an meselesi idi. Sırp Kralı Brankoviç bir yanda Macaristan bir yanda da Türkler olduğu için arada zor durumda kalmıştı. Her iki büyük devletten birine sığınmak ondan yardım istemek düşüncesiyle her iki tarafa da elçiler gönderdi. - Sırbistan elinize geçer ve burayı fethederseniz nasıl muamele edeceksiniz? Diye fikirlerini öğrenmek istedi. Sırplar Ortodoks mezhebine mensup olduklarından Katolik olan Macar Kralı Hünyad tarafından şu cevabı aldı: - Eğer Sırbistan bizim elimize geçer ve biz oraları istila edersek, bütün Sırpları katolik yapıncaya kadar mücadele ederiz ve bütün kiliseleri yıkar yerlerine Katolik kilisesi yaparız... Fatih Sultan Mehmet Hazretlerine giden elçi ise şu haberle dönmüştü. Hazreti Fatih elçiye: - Biz Sırbistan'ı alırsak İslamiyetin Allah indinde tek din olduğunu ilan ederiz. Ve bu arada hiç kimseyi de kendi dininden dönmeye zorlamayız. İsteyen eski dininin icabı olan kiliseye gider isteyen Allah indinde tek din olan İslamiyeti seçer dünya ve ahiret selametine kavuşur, dedi. *** |
HZ. OSMAN'A HÜRMET Bir gün Resulullah' ın (sallallahü aleyhi ve sellem) huzurunda bir melek duruyordu. Hazret-i Osman (radıyallahü anh ) o sırada oradan geçti. Melek: - Bu geçen kimdir? diye sordu. Server-i alem: - Osman bin Affan'dır, buyurdular. Melek: - (Osman ismini işitince ayağa kalktı). Ya Resulallah Bu zattan bütün melekler utanır, muhabbet edip, hürmet ederler. Bunun Hak Teala katında mertebesi çok yüksektir. Bunun gibi şanı büyük olan kimseyi kavmi hangi bahane ile cesaret edip şehid edecekler? dedi. *** |
RESULULLAH'IN CİNLERİ İSLAMA DAVETİ ibni Mes'ud (RadıyalIahü anh) şöyle demiştir: Resulullah (S.A.V.)'in Cinlerle sohbet gecesinde; ben, Cinlerin Resulullah (S.A.V.)'e: - "Senin Peygamber olduğuna kim şahitlik eder?" diye sorduklarını işittim. Bulunduğumuz yere yakın, bir sakız ağacı vardı. Resul-i Ekrem (SA.V.) o ağaca işaret ederek, Cinlere: - «Şu ağacı görüyor musunuz? O şehadet ederse iman eder misiniz?» diye sordu. Cinler: - «Evet, İman ederiz» dediler. Bunun üzerine Resul-i Ekrem (S.A.V.) o ağacı çağırdı. Ağaç da davet i kabul etti de ben dallarını budaklarını sürüyerek geldiğini gördüm. Resulullah ağaca: - «Benim Peygamber olduğuma şehadet eder misin?» diye ,sordu. Ağaç da : - «Şehadet ederim ki, Sen Allah'ın Peygamberisin» diye cevap verdi. Bunun üzerine Cinlerden bir kısmı iman ettiler. *** |
İŞARETLİ ARMUT Bahaüddin Buhârî , Buhârâ'nın bir köyüne gitmişti. Şeyh Hüsrev adında bir zâtın evinde misâfir oldu. O akşam Şeyh Hüsrev, o köyde bulunan bütün âlimleri ve ileri gelenleri evine dâvet etti. Hep birlikte yemek yediler. Yemekten sonra Bahaüddin Buhârî , ev sâhibi Şeyh Hüsrev'e; "Git kapıya bak kim var?" buyurdu. Gidip baktı ki, köy halkından Yûsuf adında biri, bir kap içinde armut getirmiş kapıda bekliyordu. İçeri girmesine müsâade edildi. O da içeri girip, elindeki armut dolu kabı Bahaüddin Buhârî'nin önüne koydu. Bahaüddin Buhârî; "Bu armutları nereden aldın?" dedi, o da aldığı yeri söyledi. Bahaüddin Buhârî bir müddet susup, sonra ev sâhibine; "Bu armutları büyük bir kaba boşalt gel." dedi. Ev sâhibi armutları büyük bir kaba boşaltıp ortaya koydu. Bahaüddin Buhârî, armutlardan birini alıp getiren kimseye verdi. Sonra diğer armutların orada bulunanlara dağıtılmasını emretti. Dağıtıldıktan sonra; "Hiç kimse kendine verilen armudu yemesin, beklesin." buyurdu. Sonra armutları getiren Yûsuf adlı köylüye dönüp; "Armutları getirmekteki maksadın nedir bilir misin?" dedi. Getiren kimse; "Efendim, bana köyümüze keşf ve kerâmet sâhibi bir zât geldi dediler. Ben de sizi görmekle şereflenmek için, bu armutları satın alıp, size hediye getirdim. Fakat küstahlık edip, armutların içinden birine bir işâret koydum ve en alta yerleştirdim. Eğer o zât evliyâ ise, bu armudu bulup bana verir diye düşündüm." dedi. "Öyleyse elindeki armuda bak, o işâret koyduğun armut mu?" buyurdu. "Evet efendim. O armuttur." dedi. Bundan sonra Bahaüddin Buhârî buyurdu ki: "Allah'ın evliyâ bir kulunu, bir kimsenin denemesi uygun değildir. Fakat işâretlediğin armudu bulup sana vermeseydik, sen bizden uzak kalır ve çok zarar görürdün. Resûlullah efendimizin bildirdiği yolda bulunan kimseyi imtihâna hâcet yoktur." Armutları getiren kimse, yaptığı işten çok pişmân olup, Bahaüddin Buhârî'den af ve özür diledi. *** |
HAK DİN Hz. Ali, hayvanlarını kuyudan su çekerek sulayan bir bedevî ile anlaştı. Kuyudan çekeceği her kova su için, bedevîden bir avuç hurma alacaktı. Hz. Ali su çekmeye başladı. Son kovayı çekerken, kovanın ipi kopup, kova, derin kuyunun içine düştü. Bedevî, kızgınlıkla Hz. Ali'nin mübârek yüzüne bir tokat vurup ücreti olan hurmayı da verdi. Hz. Ali kovayı kuyudan çıkardı. Bedevîye verip oradan uzaklaştı. Onun dîni haktır Bedevî, Hz. Ali'nin, derin kuyudan kovayı çıkarmasına hayret edip, kendi kendine, “E ğer onun dîni hak olmasaydı, bu derin kuyudan kovayı çıkaramazdı. Küstahlık yapan el bana lâzım değil ” diyerek elini kesip Hz. Ali'nin evine gitti. Hz. Ali kap ıyı açıp Bedevîyi görünce, içeride bulunan Resûlullaha haber verdi. Peygamber efendimiz, Bedevîye, niçin böyle hatâ ettiğini sordu. Bedevî, ağlayarak yaptığı küstahlıktan özür dileyip îmâna geldi. Resûlullah, kesik eli yerine koyup duâ buyurdu. Hak teâlânın izni ile eli sapasağlam oldu. *** |
HZ. DIHYE DEDEMİZİN YANINDA Eshab-ı kiramdan Hz. Dıhye, devamlı ticaret için sefere gider gelirdi. Çok güzel yüzlü idi. Cebrail aleyhisselam çok defa Resulullahın huzuruna Dıhye şeklinde gelirdi. Birgün Cebrail aleyhisselam Fahr-i âlem hazretlerinin huzurunda bulunuyordu. O zaman henüz küçük olan Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'den biri, Cebrail aleyhisselamı gördü. Hemen kardeşinin yanına koşarak dedi ki: - Dıhye, dedemizin yanında oturuyor, haydi gidelim. Koşup mescide girdiler. Cebrail aleyhisselamın dizlerine oturdular. Ellerini Cebrail aleyhisselamın koynuna soktular. Resulullah efendimiz, torunlarının bu hareketini görünce hicâb edip, mâni olmak istedi. Cebrail aleyhisselam, Resulullahın mahcup olduğunu görünce, dedi ki: - Ya Resulallah! Niçin sıkılıyorsunuz? Fatıma teheccüd namazını kılarken, Hak teâlâ beni gönderir, bunların beşiklerini sallardım. Böylece Hz. Fatıma rahatça namazını kılardı. Bazan da bunların anneleri namazdan sonra uyurken, bunlar ağlardı. Hak teâlâ yine beni gönderir, anneleri uyanmasın diye, beşiklerini sallardım, ağlamazlardı. Çocukların bu hareketini bana karşı edepsizlik saymayın. Bunların yanıma gelip, ellerini koynuma sokmalarında bir mahzur yoktur. Resulullah efendimiz buyurdu ki: - Ey kardeşim Cebrail! Şimdi bir şey yapmadılar. Daha ileri giderler endişesiyle mâni oldum. Çünkü, eshabımdan Dıhye isminde birisi vardır. Çok kere sefere çıkar. Her dönüşünde bunlara hediye getirir. Sizi Dıhye zannedip, ellerini koynunuza soktular. Bunun üzerine Cebrail aleyhisselam, “Ya Rabbi! Beni Habibinin yan ında utandırma ” diye duâ etti. Oturdu ğu yerden ellerini cennete uzattı. Bir yeşil salkım üzüm, bir kırmızı nar eline geldi. Hz. Hasan üzümü, Hz. Hüseyin de narı aldı. Bunları yerlerken, bir dilenci gelip dedi ki: - Ey ehl-i beyt! O üzüm ve nardan bana da verir misiniz? Resulullahın yüksek yaratılışlı torunları, dilenciye vermek istediklerinde, Cebrail aleyhisselam mâni olarak dedi ki: - Ya Resulallah! O dilenci şeytandır. Cennet meyveleri ona haram iken, hile ile ondan yemek istedi. *** |
PİŞMEYEN HAMUR Bahaüddin Buhârî, Peygamber efendimizin sünnetine tam uyar. O'nun yaptığı şeyleri yapmağa çok gayret ederdi. Resûlullah efendimizin işlediği her sünneti işlerdi. Bir defâsında Peygamberimiz Eshâb-ı kirâm ile ekmek pişirmişlerdi. Şöyle ki, Eshâb-ı kirâmdan bir grup, her biri bir parça hamuru alıp tandıra koymuştu. Peygamber efendimiz de mübârek eline bir parça hamur alıp tandıra koydular. Bir müddet sonra baktılar ki, Eshâb-ı kirâmın koyduğu hamurlar pişmiş, fakat Peygamber efendimizin koyduğu hamur pişmemiş, olduğu gibi duruyordu. Ateş, Peygamber efendimizin mübârek elinin dokunduğu hamura tesir etmedi. Bahaüddin Buhârî Hz.'leri, Resûlullah'a uymak için, talebeleriyle aynı şekilde ekmek pişirdiler. Talebelerinin koyduğu hamurlar pişti. Fakat Bahaüddin Buhârî'nin koyduğu hamur aynen kaldı. Onun da mübârek elinin dokunduğu hamura ateş tesir etmedi. Resûlullah efendimize uymaktaki derecesi bu kadar çok idi. İmâm-ı Rabbânî bu hususta; "Her hususta tâbi olana, tâbi olunanın kemâlâtından büyük pay vardır." buyurdular. *** |
ALTIN TOP Zengin bir ailenin fakir bir komşusu varmış. Evlerindeki saadetin dalgalanmaları, zengin ailenin duvarlarını aşarak kulaklarına kadar ulaşırmış. Akşam olunca , fakir ailenin evindeki gülme ve saadeti duyunca zengin komşu gıpta edermiş. bir gün karısına demiş ki: Binaya konulan harç, nasıl tuğlaları birbirine kaynaştırır ise, evlat da karı ve kocayı birbirine bağlar. *** |
ÖYLE ZÂTLAR VARDIR Kİ! Bahaüddin Buhârî , bir defâsında Şeyh Seyfeddîn adlı bir zâtın ırmak kenarında bulunan kabri karşısında kalabalık bir cemâatle sohbet ediyordu. O cemâatte bulunanlardan bir kısmı, Bahaüddin Buhârî'nin tasavvufdaki yüksek derecesini bilmiyorlardı. Söz, velîlerin hâllerinden açılmıştı. Bir hayli süren bu konuşmada, evliyânın meşhûrlarından olan Şeyh Seyfeddîn ile Şeyh Hasan-ı Bulgârî arasında geçen kerâmetler anlatıldı. İçlerinden biri dedi ki: "Eskiden velîlerin tasarrufu, kerâmeti çok olurdu. Acabâ bu zamanda da onlar gibi tasarruf ehli var mıdır? "Bunun üzerine Bahaüddin Buhârî buyurdu ki: "Bu zamanda öyle zâtlar vardır ki, şu ırmağa yukarı ak dese ırmak tersine akmaya başlar." Bu sözler Bahaüddin Buhârî'nin mübârek ağzından çıkar çıkmaz, önlerindeki ırmak ters akmaya başladı. Bunun üzerine Bahaüddin Buhârî , "Ey su! Ben sana yukarı ak demedim." buyurdu. Irmak tekrar eski yöne akmaya başladı. Bu kerâmetini o kadar çok kimse gördü ki, bu sebeple çokları Bahaüddin Buhârî'nin büyüklüğünü anlayıp, tam bir teslimiyetle ona bağlandılar ve saâdete kavuştular. *** |
HARAM ALTIN Nakledilir ki, Şeyh Şâdî adında bir zât, Kasr-ı Ârifân'a gelip, Bahaüddin Buhârî'nin huzûruna girerek, ziyâretlerine gelmekte kusûr ettiğini söyleyip affetmelerini istedi. Bahaüddin Buhârî ona şaka yaparak; "Bedâva özür kabûl edilmez." buyurdu. Gelen zât; "Bir öküzüm vardır, onu size vereyim." dedi. "Onu kabûl etmeyiz, köyünde uzun zamandan beri biriktirip, duvar arasında bir kap içinde gizlediğin kırk altının var, onları getirirsen kabûl edilir." buyurdu. Şeyh Şâdî; "Sakladığım altınları başka kimse bilmiyordu. Nasıl bildiler?" diye hayretler içinde kaldı, sonra köyüne gidip altınlarını getirdi. Bahaüddin Buhârî'nin önüne koydu. Bahaüddin Buhârî altınları sayıp, içinden bir tânesini ayırdı. Diğerlerini o zâtâ geri verdi. "Bunlarla öküz satın alıp çiftçilik yap, kaldırdığın mahsûlü Allah'ın kullarına dağıt." buyurdu. Sonra ayırdığı bir altını göstererek; "Bu altın haramdır." buyurdu. Daha sonra o zâta; "Hâce'nin ayırdığı o bir altını nereden almıştın?" dediler. Bahaüddin Buhârî'yi tanıyıp, ona talebe olmadan önce bir kumarda kazanmıştım, dedi. *** |

